Genel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

‘’Çanakkale Savaşı Ve Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’’ Konularında Yaptığınız Araştırma Sonucu Edindiğiniz Bilgileri Arkdaşlarınızla Paylaşınız .


‘’Çanakkale Savaşı Ve   Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’’ Konularında Yaptığınız Araştırma Sonucu Edindiğiniz Bilgileri Arkadaşlarınızla Paylaşınız .

Çanakkale  halkımızın ulus ,  Mustafa Kemal’in  kahraman ;  Mehmetçiklerimizin ise  şehit olduğu yerdir .
Çanakkale  Cephesi’nin açılma nedenleri şunlardır : İtilaf Devletleri’nin amaçları şunlardır :
* İstanbul’u işgal etmek , Osmanlı’yı savaş dışı bırakmak
* Rusya’yı güçlendirmek ve ona yardım etmek
* Cephe sayısını azaltmak ve savaşın bitişini hızlandırmak
* İngiliz sömürgeleri üzerindeki baskıyı  azaltmak
* Petrol bölgelerine yakın yerlerde İngiliz  çıkarlarını kollamak
*Balkanlar’da savaşın yayılmasını sağlamak gibi nedenlerdir .


* Bu cephede Ulu Önder  Gazi Mustafa Kemal  19 . Tümen Komutanlığı  görevi ile Anafartalar, Kireçtepe, Conkbayırı, Arıburnu’nda başarı bir şekilde  düşman kuvvetleri mücadele etmiştir .
Mustafa Kemal Çanakkale Cephesi’nde askerlerine şu sözü söylemiştir :
* ‘’ Size taarruzu değil,  ölmeyi emrediyorum . Biz ölünceye kadar  geçecek zaman içinde  yerlerimize başka  kuvvetler ve komutanlar geçecektir.’’ Demiştir .
* İtilaf Devletleri Çanakkale Cephesi’nde büyük kayıplar vermiş , 19 Aralık 1915’ten itibaren İtilaf   Devletleri  askerlerini geri çekmeye başlamıştır .
Kahraman Mehmetçiğimiz ‘’ Çanakkale Geçilmez’’  sözlerini altın harfler ile tarihe yazmıştır .

Çanakkale Savaşı’nın sonuçları şunlar olmuştur:
-  Mustafa Kemal ulusal bir üne kavuşmuş , kendisine albaylık rütbesi verilmiştir .
- Savaşın süresi uzadı .
- Rusya’ya yardım götürülememiş, Rusya’da Çarlık rejimi yıkılmıştır .
- İstanbul işgal tehlikesinden kurtulmuştur .
- Milletimiz sömürülen ülkelere örnek bir millet oldu.

Sanat ve Zanaat Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar Nedir ?

Sanat ve zanaat arasındaki farklara geçmeden önce kısaca sanat ve zanaat kavramlarını tanımlayalım .
Sanat : Bir duygu , düşünce , tasarım ya da güzelliğin anlatımında ve dışa vurumunda kullanılan yöntemlerin tamamına verilen addır .
Zanaat : Terzilik , marangozluk , kuyumculuk , demircilik vb. Deneyim ve ustalık gerektiren işlerin tamamına verilen addır .

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar
- Sanat eserleri tektir yani biriciktir ancak zanaat eserleri çoğaltılabilir . Mesela Mona Lisa tablosu bir sanat eseridir ve yalnızca bir tanedir . ama bir marongozun yaptığı bir ürün birden fazla yapılabilir .
- Sanat eseri özgünlük ister , zanaat eserleri ise alışılmış bir yöntemle tekrar eden ürünler yapma şeklindedir .
- Sanat eserlerinin meydana gelmesinde yaratıcılık ön plandayken zanaat eserlerinde önemli olan ustalıktır .
- Sanat eserinde güzellik amaçlanırken , zanaat eserinde faydalı olması ön planda tutulur .
- Sanat eserinde sanatkarın para kazanma amacı yoktur fakat zanaat eserinde usta para kazanma amacı güder .
Sanat ve Zanaat Arasındaki Benzerlikler
- Sanatta da zanaatta da bir ürünü ortaya çıkarmak için emek gerekmektedir
- Sanatta da zanaatta da beceri gereklidir .

- Sanatta da zanatta da bir tasarım olurma sözkonusudur .

Kahve İle İlgili Sözler

Kahve İle İlgili Sözler

Kahve Türk toplumunda çok önemli bir yeri olan içecektir . Gelen misafirlerimizi iyi ağırlamak için onlara kahve ikram ederiz .   Aslında kahvehanelerin ortaya çıkış sebebi de kahvelerdir . Türk toplumunda kahveye çok önem verildiği için bir fincan kahvenin kırk yıl  hatırı vardır denilerek toplumumuz açısından kahvenin ne kadar değerli olduğu ifade edilmiştir .   Kahve ile ilgili sözler şunlardır:

* Sen zarif bir fincan ol ki , içine hoş kokulu kahve koysunlar. (Sinan Yağmur).
* Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane.
* Dostlarla içilen kahve neşedir. Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer.
* Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.  (Türk Atasözü)
* Gel dese , gitsem. Birer kahve alıp yürüsek sahil boyunca ; o sussa, ben dinlesem. (Serdar Tuncer)
* Kahve acı aslında sevgi saklı adında , acı tatlanır çünkü muhabbet var tadında. (Havva Nur Yılmaz)
* Benim dünyaya gelişim sade olmuştur , yaşamım orta şekerli ama sevgim bol şekerli ve bol köpüklü olmuştur.
* Bir kere güzel bir kahve içtiyseniz bir daha asla geri dönemezsiniz.  (Hugh Laure).
* Sonra bir kahve iç ama herkesle kahve içilmez unutma. Sadece aşık olduğun insanla iç. Onu izlerken kahven soğusun, soğuk kahveyi sırf onun yüzünden sev.  (Ahmet Batman).
*Hayat bir fincan kahve gibidir, bazen acı bazen tatlı olur. Önemli olan kahvenin tadı değil, onu kiminle içtiğinizdir.  (Akif Bayrak).
* Aldanma kahvenin kara rengine, benzemez hiç gecenin zifirine, bu yüzden mutluluk çöker yüreğine dost dosta ikram ettiğinde.  (Necdet Cemal Ocak).
* Atalar bu sözü boşa dememiş kırk yıl dostluk sağlar bir fincan kahve . Ola ki bu dörtlük yerini bulur şu gönlümü dağlar bir fincan kahve.  (Hanifi Kara).
* İçilir kahveler, söylenir sözler, bazen asılır bazen gülüşür yüzler, ateşte kor olur küllenir közler, dostluğa yakılır, nameler, övgüler; neler dediler, neler söylediler ve dinlerler, duymaya hacet yok; yeter ki gönül ver.  (Ali Bal).
* Gel desem, bu akşam, bir kahve ısmarlayayım sana. Bir fincan kahve: Cezvesinde kaynamış hatıralar, köpüklerinde sevgi parlayan, fincanında dostluk ile telve, bir yorgunluk kahvesi. En iyisi ben sana bir şiir ısmarlayayım Yanında da bir fincan acı kahve.  (Hasan Gezer).
*Bana göre dünyanın en güzel icatlarından bir tanesi taze kahve kokusudur.  (Hugh Jackman).
* Kahve Yemen’den gelir bülbül çimenden gelir, Havva kızın sevgilisi kalpten derinden gelir.
* Kahvenden bir yudum bile almamışsın; Korktun mu beni kırk yıl sevmekten?  (Küçük İskender)
* Kahve aşk gibidir, her ne kadar sabır ve özen gösterirsen tadı o kadar güzel olur.  (Elif Şafak).


Ekmeğin Yapım Aşamaları İle İlgili Yazı

Ekmeğin Yapım  Aşamaları İle İlgili Yazı

Gündelik hayatta  tükettiğimiz  ekmek insanın temel gereksinimlerinden biridir.   Ekmeğin ekmek olarak sofralarımıza kadar gelmesi de elbette kolay olmamaktadır . Her şeyi bize veren ve ihtiyaçlarımızı karşılayan toprak olduğu için ekmeği de bize veren toprağımızdır . Bunun için binlerce kişi çalışmakta ve ekmek sofralarımıza gelmektedir .


Ekmeğin temeli buğdaydır . Buğdaydan ekmek yapılır yani . İlk önce buğday tarlalara ekilir  ve hasat zamanı bu buğdaylar çeşitli gelişmiş makineler ile  toplanır . Bu toplama aşamasında binlerce işçinin emeği vardır .  Buğdaylar toplanıp büyük araçlara yüklendikten sonra fabrikaya getirilir ve burada buğdaylar işlenir . Buğday öğütülür ve un halini alır . Fabrikada buğdayların öğütülmesi ile ortaya çıkan un paketlenmeye başlar . Bu paketler  fırına gönderilmeye başlar . Fırına gelen unlar orada çalışan ustaların emeği ile  hamur makinelerinin içine aktarılır ve içine ekmeğin mayalanması ve yumuşaması için maya , tadının olması için tuz ve su katılarak hamur yoğrulur ve ekmek yapımına hazır hale gelir . 

Tabi ekmeğin biraz mayalanması için bir süre beklenir ve daha sonra  ustalarımızın maharetli ellerinde bu hamurlar çeşitli şekiller alarak farklı boyutlarda ekmekler yapılır ve daha sonra büyük marketlere, bakkallara, vs gönderilir ve bizde oralara giderek ihtiyacımız olan ekmeği alarak  bir güzel tüketiriz .

İş Hayatında Uyulması Gereken Görgü Kuralları, Günlük Hayatta Uyulması Gereken Görgü Kuralları Nelerdir?

İş Hayatında Uyulması Gereken Görgü Kuralları, Günlük Hayatta Uyulması Gereken Görgü Kuralları Nelerdir?

*İş hayatında uymamız gereke n görgü kuralları şunlardır : İş arkadaşlarınıza saygılı bir şekilde davranmak ve laubali hareketler yapmaktan kaçınmak, iş yerine gelen bir müşteriye saygı duyduğunuzu göstermek için ayağa kalkmak, iş ortamında dikkat çekici saçma sapan hareketler yapmamak, iş arkadaşlarının yanında oturup kalkmana dikkat etmek , işe gitmeden önce giyimine, kuşamına dikkat etmek ve kendine çeki düzen vermek, İnsanlar ile iletişim kurarken güzel konuşmasını bilmek ve size yardım eden iş arkadaşınıza teşekkür etmesini bilmek, İş yerindeki arkadaşlarının kişisel alanına fazla girmemek,  anlatmak istemediği bir konuda onu zorlamamak, resmiyet kurallarına uygun davranmak, Karşılıklı selamlaşmak, İş arkadaşlarınla konuşurken aynı zamanda onları da etkin bir şekilde dinlemek, işe geç kalmayı alışkanlık haline getirmemek, Samimi olmadığınız iş arkadaşlarınız ile sen değil siz diye hitap ederek konuşmak .. vb daha da çoğaltabiliriz.

* Günlük hayatta uyulması gereken görgü kuralları şunlardır :  İnsanlar ile iletişim kurarken  şakaları yapmamak, yolda giderken sakız çiğnememek, insanlara saygılı olmak ve düşüncesizce hareketlerden kaçınmak, haber vermeden bir eve misafirliğe gitmemek, kaba hareketlerde bulunmamak, evini ve çevreni temiz tutmaya özen göstermek, toplum içinde giyim kuşama önem vererek,  oturuş, kalkışımıza önem vermek, Size yapılan bir şey için teşekkür etmesini bilmek, birinin kalbini kırdığınızda o kişiden özür dilemesini bilmek, İnsanların özel yaşamına müdahale etmemek, anne baba odalarında konuşurken kapı dinlememek yani özel konuşma yapanları dinlememek, gelenek ve görenekleri  çiğnememek, toplumun kınadığı hareketler yapmamak, sokakta bağırarak konuşmamak, evde  televizyon seyrederken ya da müzik dinlerken sesini çok açmamak, zenginim diyerek ortalarda dolanmamak, sonradan görmüş gibi hareketlerde bulunmamak, insanların her şeyini eleştirmemek ve eleştiriyi ölçülü yapmak, sulu şakalar yapmamak, her zaman insanlar ile iyi iletişim kurulmalı ve mesafe de konulmalıdır, Emanete hıyanet etmemek ve verdiğiniz sözleri tutmak..vb bunlar da günlük hayatımızda uymamız gereken görgü kurallarıdır.

Toplum İçinde Uymamız Gereken Kurallar Nelerdir, Bu Kurallara Uymazsak Ne Olur Konulu Yazı

 Toplum İçinde Uymamız Gereken  Kurallar Nelerdir, Bu Kurallara Uymazsak Ne Olur Konulu Yazı

İnsanın toplum içinde uyması gereken kurallar vardır. Bunlar görgü kuralları, ahlak kuralları , sosyal yaşama uyum gibi kurallardır . Bu kurallar insanların bir düzen içinde yaşayabilmesi  için gerekli olan kurallardır. Toplum içerisinde uymamız gereken kurallar şunlardır :

* Sokakta bağırarak konuşulmalı,
* Yolda sakız çiğneyerek yürümemeli,
* Yüksek sesle televizyon açılmamalı
* insanlarla kibar bir şekilde konuşulmalı
* Haber vermeden misafirliğe gidilmemeli
* Yaşlı insanlar karşısında saygılı bir şekilde oturulmalı ve onlara saygısızlık yapılmamalı,
* Toplum içinde burun karıştırılmamalı ,
*  Sinemaya gidildiğinde ses çıkararak bir şey yenilmemeli,
*  Konuşurken ses tonuna dikkat edilmeli ve kibar olunmalı,
* Yardımsever olmak,
* Hoşgörülü olmak,
* Tok gönüllü olmak,
*  Sürekli başkalarından bir şey istememek,
* Başkalarının  eşyalarını izinsiz kullanmamak,
*  Dedikodu yapmamak,
* Başkalarının lafına kulak kesmemek,
* Tertipli ve düzenli olmak,
* Beden temizliğine önem vermek,
* Başka insanlar konuşurken araya girmemek ve konuşan kişinin konuşmasını bitirene kadar beklemek,
* İnsanlarla konuşurken onları anlayarak, ciddi bir şekilde dinlemek,
* Yolda dikkat çekmek için farklı hareketler yapmaktan kaçınmak,
* Misafirliğe gidildiğinde evdekilerin eşyasını izinsiz kullanmamak,
* Yeni bir şey aldığında sonradan görmüş gibi davranmamak,
* Başkalarının özel hayatını konuşmaktan çekinmek, özel hayata müdahale etmemek,
* Yemek yerken ağzını açarak yemek yememek
* Tevazu sahibi olmak ......vs gibi çoğaltabiliriz.


Toplum içindeki kurallara uyulmazsa toplum uymayan kişiyi  kınar, benimsemez.  Kurallara uyulmadığı takdirde size saygı duyulmaz  ve insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmazsınız. Bunun için toplum içindeki kurallara her zaman uyulmalıdır.

Yaşanmış Başarı Hikayeleri

Yaşanmış Başarı Hikayeleri

1. Walt Disney
Fakir biriydi . Geceleri çalıştığı depoda ekmek kırıntıları verdiği fareyi seyrederken onu çizmek aklına geldi . Çizdiği bu fare daha sonra tüm dünyanın tanıdığı " Micky Mouse "oldu ve onun dünyanın en başarılı çizgi film yapımcısı olmasını sağladı .

2. Stephen Hawking
Dünyanın en ünlü fizikçilerinden biri . Genç yaşta ALS Motor Nöron hastalığına yakalandı ve beyni dışında vücudu tamamen çöktü . Pes etmedi ve sürekli klasik müzik dinleyerek kitap okudu . 1978 ' te fizik alanındaki en büyük ödül olan Albert Einstein ödülünü aldı . Daha sonraki çalışmaları ile sayısız ödül aldı . "Küresel Isınma"yı ilk olarak tespit eden ve ortaya atan bilim adamı oldu .

3. Alfred Nobel
Fakir bir ailenin çocuğuydu . Onun döneminde yaşadığı dönemde kömür ve başka madenlerin çıkarılması çok zahmetliydi . Bu sorunu çözebilmek için çok çalıştı . Hatta kardeşini bile yaptığı deneyle esnasında patlama sonucu kaybetti . Sonunda başardı ve dinamitin mucidi oldu . Bu buluş ona ve ailesine büyük zenginlik kazandırdı .

4. Enzo Ferrari :
Sakat olması sebebiyle herkes onunla dalga geçiyor , kimse ona iş vermek istemiyordu . Otomobil fabrikalarında işçi olarak çalıştı ve insanların onu küçük görmesine rağmen o dünyanın en hızlı arabasını yapmayı kafasına koydu . 1920 yılında yaptığı arabayla pistlerde rakipsiz oldu ve kimse ona yetişemedi . Bugün de dünyanın en tanınmış ve pahalı arabalarından biri olarak Ferrari en önde gelmektedir .


Sonuç : Yaşanmış kişisel başarı hikayeleri bizlere şunu gösteriyor ki fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek ya da engelli bir birey olmak peşinen yenilgiyi kabullenmeyi gerektirmiyor . İnsan inanır ve yılmadan çalışırsa sonunda istediğini elde eder . Bizlerin bu hikayelerden alması gereken ders bıkmadan , yılmadan çalışmak ve zirveye ulaşmaktır .

Hıdırellez Hakkında Bilgi

Hıdırellez Bayramı Hakkında  Bilgi

* Daha çok  Türkiye’de kutlanan bir bayramdır.

* Bu bayram Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan  biridir.

* Hızır günü olarak da isimlendirilir.

*  Hızır ve İlyas’ın  yeryüzünde buluştukları gün olduğu için önemlidir.

* Türklerin Orta Asya’dan  getirdikleri  Nevruz Bayramı’nın  değişime uğramış ve İslamlaşmış halidir yönünde  görüşler de vardır.

* Bu bayram Miladi takvime göre 6 Mayıs Rumi takvime göre ise  23 Nisan günü kutlanır.

* Hızır, hayat suyu yani ab-ı hayat içerek ölümsüzleşmiş özellikle bahar aylarında aramızda gezinerek sağlık ve bolluk dağıttığı inancı vardır.

*Dertlilere derman, hastalara şifa verir.

* Kalbi temiz olan insanlara yardım eder.

* Kısmet  ve uğur getirir.

* İnsanların güçlenmesini, hayvanların üremesini ve bitkilerin yeşermesini sağlar.


* Hıdırellez Günü birçok etkinlikler yapılır. Evin genel olarak temizlenmesi gerekir. Geceyi ibadetle geçirmek gerekir, İçki içilmez, kumar oynanmaz, evde yumurta kaynatılır, helva yapılır, evin kapı ve pencereleri kapatılmaz, ellere kına yakılır, akarsuya yazdığımız dilek kağıtları atılır, bu günde sabah erken kalkmayanın işi yolunda gitmez, tarlada çalışılmaz, çamaşır yıkanmaz .... vs gibi  inançlar vardır bunları daha da çoğaltabiliriz.

Telefonun Faydaları Ve Zararları

Telefonun  Faydaları Ve Zararları 

- Günümüzde teknolojinin hızla ilerlemesi ile son model teknolojik araçlar yapılmıştır. Bunların da en önemlisi  telefondur. Yararları:

- Telefon insanlar arasındaki iletişimi sağlayan , yeri geldiğinde telefonun internetinden bize faydalı olan bilgileri öğrendiğimiz sosyal medya araçlarından biridir.

- Acil ve olağanüstü durumlarda insanın yardımına koşarız . Örneğin hasta oldunuz  ve araba tutacak paranız yok . Hemen telefonla hastanenin acil numarasını arar ve ambulansın gelmesini sağlarsınız. Ya da bir yere geziye gittiğinizde telefonla resim ve videolar çekersiniz. Yani Kamera gibi kullanırsınız.

- Telefonun zararları baktığımızda ise Telefonda çok fazla konuşulması kulak zarına zarar verir.

- Elektronik bir alet olduğu için fazla kullanımı radyasyon almanıza neden olur.Bu da sağlığınızı ciddi şekilde etkileyebilir.

-  Amacınız dışında kullanıldığında size zarar verir.

- Küçük çocukların eline verilen telefon o çocukların çevresi ile ilgilenmesini engeller ve çocukların göz sağlığı için de çok tehlikeli bir hal alır.


- Fazla telefona bakıldığında sadece çocukların değil hepimizin göz retinaları zarara uğrayabilir.

Şahmaran Efsanesi

Özet : efsane örnekleri, efsanelere örnek, şahmaran efsanesi, şahmaran efsanesi kısaca, şahmaran efsanesi nedir, şahmaran nedir, şahmeran efsanesi

Efsaneye göre Şahmaran Mersin Tarsus'ta yaşayan vücudu yılan, başı ise kadın biçiminde bir yaratıktır. Şahmaran'ın yılanların lideri olduğuna inanılır.

Şahmaran insanların bilmediği yer altında bir yerde yaşar. Bu yerde birbirinden güzel çiçekler, tadına doyum olmaz yiyecekler vardır. Hiç kimsenin haberi olmadan yıllarca yaşar gider Şahmaran ta ki onu insan Camsab görene kadar.

Camsab ormanda içi bal dolu bir kuyu bulur ve arkadaşlarının yardımı ile kuyuya iner ve tüm balı yukarı verir. Arkadaşları ise daha fazla bal almak için onu kuyuda bırakarak giderler. Camsab çok çabalar ama kuyudan çıkamaz. Tam umudunu kesmişken kuyuda iğne deliği kadar bir oyuk görür ve bu deliği iyice oymaya başlar. Camsab sonunda Şahmaran'ın gizli mekanına girer. Şahmaran Camsab'dan olanları dinler ve ona zarar vermeyeceğini istediği gibi bahçede yaşayabileceğini söyler. Yıllar sonra Camsab ailesini özler ve Şahmaran'a gitmek için yalvarır. Şahmaran kimseye burayı söylememesi ve asla hamama gitmemesi şartıyla ona izin verir.

Şahmaran Efsanesi
Camsab sözünde durur ve kimseye gördüklerini anlatmaz, hamama da gitmez. Uzun yıllar sonra oraların hükümdarı Keyhüsrev hastalanır. Vezir çarenin Şahmaran'ın etini yemek olduğunu söyler. Herkesi hamama toplarlar. Camsab dirense de zorla götürürler ve hamama girince vücudu pullarla kaplanır. Camsab'a türlü işkenceler ederek Şahmaran'ın yerini öğrenirler. Hükümdar ve adamlarını karşısında gören Şahmaran "Ben insanoğlunun vefasızlığını bilirim ama ne çareki sana kıyamadım" der.  Şahmaran Camsab'a  son olarak "Beni toprak çanakta kaynattıklarında ilk suyumu sana içirtmek isterler içme, ilk suyu vezire içir ikinci suyu sen iç, etimi de hükümdara yedir" der. Camsab dediklerini yapar ve ilk suyu vezire içirir, ikinci suyu kendi içer, Şahmaran'ın etini de hükümdara yedirir. Sonunda Vezir zehirlenip ölür, hükümdar da iyileşir ve Camsab'ı vezir yapar.

Efsaneye göre yılanlar başları Şahmaran'ın öldüğünden hala habersizler. Öğrendiklerinde tüm yılanların Tarsus'u basacağına inanılır.

Mehmet Akif'ten Anılar

Mehmet Akif Ersoy İle İlgili Anılar

Anı 1:
Bir gün Mehmet Akif'e İstiklal Marşını niçin Safahat'a koymadığını sormuşlar .
Mehmet Akif İstiklal Marşını millete hediye ettiğini ; artık onun milletin malı olduğunu . kendisiyle alakası kalmadığını söylemiştir . Mehmet Akif İstiklal Marşı zaten milletin eseri milletin malı olduğunu kendisinin yalnızca millette gördüğünü yazdığını söylemiştir .

Anı 2 :
Mehmet Akif'in müsamaha gösteremediği tek şey dini ile ilgili olumsuz düşüncelerdi . Yani bir adam onunla düşman olmak istiyorsa şahsına değil , inançlarına saldırması gerekirdi . Bu yüzden şiirlerinde onun düşmanlığına uğrayanlar onun dini inançlarına saldıranlardı .

Anı 3 :

Mehmet Akif her şeyi tam yaşardı . İlgisi de , ilgisizliği de , düşmanlığı da tam olurdu . Bir insanı sevdiği zaman artık onun için her şeyi yapabilirdi . İlgisizliği de aynı bu şekildeydi . Hoşlanmadığı insanlarla alakayı keser bir daha görüşmezdi . Görüştüğü insanlar içerisinde yoldan çıktığını gördükleri ile de derhal ilgisini keserdi .
Bir gün bu şekilde eski güzel vasıflarını kaybetmiş bir tanıdığı ile karşılaşır ve kendisine selam veren o adama cevap vermez ve adam bu duruma bozulunca da ;
- Artık bir daha görüşmemizde yarar yok , dedi ve oradan uzaklaştı bir daha da o adamın adını ağzına almadı .

Anı 4 :

Akif , fakirlik zamanlarında da kimseye eyvallah etmemiştir . Seferberlik döneminde arkadaşı ile oturmuş kuru fasulye yiyordu . Nezaret görevlilerinden biri geldi ve yazdıklarında çok fazla ileri gitmemesini söyledi . Mehmet Akif görevliye döndü ve " nazırına söyle kendilerini düzeltsinler ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam " dedi .



Ortamları Uygun Şekilde Aydınlatmanın Göz Sağlığı Açısından Önemi Nedir ?

Doğru aydınlatmanın göz sağlığına olan katkılarına geçmeden önce doğru aydınlatmanın temel şartlarının  ne olduğunu irdelemekte yarar var. Doğru aydınlatma yalnızca sağlığı değil tasarruf, verimlilik, israf ve ışık kirliliği vb.  çoğu konuyu ilgilendirmektedir . Doğru aydınlatmayı açıklamak gerekirse,  ışığın arzulanan hedeflere tam verimle, en az enerjiyle ve en sağlıklı bir biçimde kullanılmasıdır. Doğru aydınlatmayı dış aydınlatma (ya da cadde aydınlatması) ve iç aydınlatma (ya da ev, büro aydınlatması) şeklinde 2 farklı biçimde incelemeliyiz.
Dış aydınlatma konusunu incelediğimizde, çoğu mevcut aydınlatma sistemleri genellikle  gökyüzünü aydınlatıyor ve bu ışığın yetersiz ve israf edilen bir biçimde kullanılmasına neden oluyor. İstenilen kadar aydınlatamayan bu sistemler karanlıkta insan gözünü daha çok yorarak ve rahatsız ederek göz sağlığı bakımından olumsuzluklar oluşturabilmektedir . Bu sebeple dış mekanlarda lambalar, lambanın bulunduğu konumdan daha yukarı ışık yayılmayacak biçimde perdelenmelidir. Bu sayede  ışığın yansıması ile daha çok ve parlak aydınlatma sağlanabilir. Eğer dış aydınlatma doğru bir biçimde yapılırsa göz sağlığına katkılarının yanında ;

►Daha düşük  enerji harcanır.
►Daha net bir gece görüşü olur .
►İnsanlar kendini daha güvende hisseder .

İç aydınlatma ya da kapalı alan aydınlatmasını irdelediğimizde , yanlış aydınlatmanın göz sağlığını daha fazla ve hızlı etkilemesi kesindir . Direkt biçimde gözün ışığa maruz kalması , ışığın hatalı  yönlendirilmesi ve konumlandırılmasıyla göz sağlığını tehdit etmektedir . Hatalı aydınlatma yüzünden , göz kuruluğu, baş ağrısı , göz yorgunlukları ve görme sorunları oluşuyor . Uzmanlara göre, yeterli ışığın ve ışığa göre doğru oturuşun önemli olduğu aydınlatma biçiminde; ışığın sol omuzumuz üzerinden gelmesine, ışığın karşımızdan doğrudan gelmemesine ve lambaya olan mesafeyi doğru ayarlamaya özen göstermek gerekiyor. Bunun yanında  şayet ortamda bilgisayar kullanılıyorsa, oda ışığının bilgisayar ekran ışığına uyumlu olması ve yüksek bir parlaklık olmaması lazım . Aksi halde , gözler olması gerekenden çabuk yorulmaya başlar  ve baş ağrılarına neden olabiliyor. 
Özellikle ufak, kapalı yerlerde , gözü yormayan, ruhsal ahengi artıran, kullanım maksadına göre seçilmiş lamba ve armatürler doğru aydınlatmanın parçalarıdır . Fakat bu tür kolay değerlendirmeleri ve değişiklikleri uygulamamak , göz sağlığında; 

- kaşıntı
- göz yaşarması
- gözlerin ahenk ve konverjans kabiliyetinin azalması
- Baş ağrısı, renk yanılgıları gibi sorunları ortaya çıkaracaktır . 

Netice olarak, yaşanılan  mekanlarda ve ortamlarda doğru aydınlatmayı sağlayabilmek ve sağlık açısından başta göz sağlığını muhafaza edebilmek adına doğru bir aydınlatma oluşturmak  için;

- Aydınlık düzeyi
- Işık ve gölgenin yönü
- Işığın eşit dağılımı
- Işıktan faydalanma
- Işığın rengi
- Lamba ve armatür çeşidine dikkat etmek gerekir. 


Şehir İsimlerinin Efsaneleri

Güzel Anadolu'nun her şehri Anadolu insanının gönlünde taht kurmuş ve bu şehirlerin isimleri ile ilgili birçok rivayet ortaya atılmıştır. Bazı şehirlerimiz ve isimlerinin efsaneleri  şöyledir.

Sivas İsminin Efsanesi


Sivas ismi ile ilgili en çok bilinen efsanelerin başında Sivas adının "Sipas" kelimesinden geldiği ile ilgilidir. Efsaneye göre bugünkü şehir meydanında yer alan bir çınar ağacının altında üç tane çeşme bulunmaktadır. Bu çeşmeler Allah'a şükrü, ana-babaya saygıyı ve küçüklere sevgiyi temsil etmektedir. Bölgede yaşayan insanların zamanla bu özelliklerini kaybetmeleri sebebiyle çeşmeler kurumuştur. Efsaneye göre şehrin ismi, bu üç çeşmenin adı olan ve "üç göze" anlamına gelen "Sipas" kelimesinin söylene söylene bu günkü haline gelmesidir.

Ankara ve Gemi Çapası


Uzun zaman öncelerinde bugünkü Ankara yöresine hakim olan Frigya kralı Midas rüyasında "Durma, kalk. Ülkende bir gemi çapası ara. Çapanın bulunduğu yere bir şehir kur. Bu şehir sana mutluluk getirecektir.'' Sözlerini duyar. Midas adamlarına bu çapayı aratır ve bugünkü Ankara'nın yerinde çapayı buldurur. Kral Midas bu yörede bir şehir kurdurur ve adına da gemi çapası anlamına gelen "Anker" ya da "Ankira" adını verir.

Cennet Bursa


Hz. Süleyman dünyaları dolaşan tahtı ile bir gün Uludağ'ın tepesine konmuş ve etrafına bakınca bakmaya doyamadığı yemyeşil bir çevre, içmeye kanamadığı masmavi sular ve bin türlü meyveler görmüş. Hz. Süleyman gördüğü manzara karşısında yanındaki vezirine dönerek "Cennet burası" demiş. Kulağı ağır işiten vezir, bu sözü " Cennet Bursa " anlamış ve o zamandan bu zamana şehrin adı Bursa olmuş.

Konya


Günümüzde inancın merkezi olan, Mevlanalar çıkarmış olan Konya şehrinin anlamı aslında "Put Şehri" demektir. Efsaneye göre şehre musallat olan bir canavar, tanrı Zeus'un oğlu Perse tarafından öldürülmüş ve halk da Perse'nin heykelini şehrin merkezine dikmiştir. Şehre put şehri demek olan "İkonnium" adı verilmiştir. Selçuklular döneminde bu isim önce Kunniye sonra ise Konya olmuştur. 

Hatay Cumhuriyeti

Hatay Sorunu

20. yüzyılın ilk çeyreği Osmanlı Devleti’nin hasta adam olarak nitelendirildiği ve paylaşım planlarının yapıldığı bir dönemdi. 1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri’ni oluşturan İngiltere Ve Fransa Osmanlı Devleti’nin paylaşımı konusunda en büyük payı alan iki devletti. Fransa savaş sırasında imzalanan gizli anlaşmalardan olan Sces Picot anlaşmasında Suriye topraklarını kendine almış ve savaş bitimiylede bu topraklara yerleşmiştir. 1921 yılında Fransızlarla yapılan Ankara anlaşması ile güney sınırı çizilmiş, Hatay bölgesi için özel bir yönetim kurulması şartıyla Fransa’ya bırakılmıştır.

Hatay Devleti’nin Kuruluşu

Fransızlarla yapılan anlaşma gereği Hatay’da özel bir yönetim kurulması kararlaştırılmıştı. Çeşitli sebeplerle başarısız olan birkaç seçim denemesinden sonra 22 Temmuz 1938 yılında yapılan seçimler sonucunda 40 milletvekili olan Hatay Devleti meclisi kuruldu. Meclis üyelerinin 22’si Türk, 9’u Alevi, 5 üye Ermeni, 2 üye Arap, 2 üye de Ortadoks Rumlardan oluşuyordu. Seçimler sonucunda 2 Eylül 1938 tarihinde Hatay meclisi ilk kez toplanmış ve fiilen kurulmuş oldu. Milletvekillerinin Türk olmayan üyelerinin de yeminlerini Türkçe etmeleri Hatay’ın geleceği hakkında ipuçları vermiştir. Hatay Devleti’nin Devlet Başkanı olarak Tayfur Sökmen, başbakan olarak ise Abdurrahman Melek seçilmiştir. Sonraki dönemde resmi dil olarak Türkçe seçilmiş, Türkiye Cumhuriyeti anayasası aynen alınmış, çalışanların maaşlarının Türk parası olarak ödenmesi kararlaştırılarak Hatay devleti aşama aşama Türkiye’ye yaklaşmıştır. 28 Haziran 1939 yılında yapılan son toplantıyla Hatay meclisi Türkiye’ye katılma kararı almıştır.  

İbn-i Haldun'un Bilimin Gelişimine Katkıları

İbn-i Haldun ' un Bilimin Gelişimine Katkıları

- İbn-i Haldun sosyolojinin , histiyografinin ve iktisat biliminin öncüsü olarak kabul edilmektedir .

- İbn-i Haltun gerek tarih gerek se günlük yaşamda her olayın meydana gelmesinde sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ileri sürerek yeni bir tarih anlayışı ortaya atmıştır .

- İbn-i Haltun ' un tarih yazarlığı ile ilgili düşünceleri yeni bir tarih anlayışının ortaya çıkmasına sebep olmuştur . Ona göre tarihin bir zahiri bir de batıni yönü vardır . zahiri yön olayların yalnızca görünen yüzünü anlatır . İbn - i Haldun bu şekildeki bir tarihçiliği küçümsemektedir . Ona göre esas olan görünen yüz değil yaşanan olayların sebepleridir . Buna göre tarih olayları değil yaşanan olayların sosyal hayata etkilerini ele almalıdır . Bu şekilde bir tarih yaklaşımı ilk kez İbn - i Haldun tarafından ortaya atılmıştır .

- İbn - i Haldun insanların tek başlarına yaşamasının mümkün olamayacağını söyleyerek insan hayatı için toplumsal yaşamın bir mecburiyet olduğu fikrini ortaya atmıştır . Bu düşünce sosyoloji açısından önemli ve yeni bir fikir olmuştur .

- İbn-i Haldun toplumu Bedeviler ve Hadariler olarak ikiye ayırmıştır . Bedeviler göçebe yaşayan insanlar Hadariler ise kasaba ve şehirlerde yaşayanlardır . Bedevilerin daha cesur , akrabalığın daha kuvvetli olduğunu daha savaşçı olduklarını söylemiştir . Hadarilerin ise asabiyetten ziyade sosyal bağlılığa yani toplumun parçası olmaya önem verdiklerine dikkat çekmiştir .

- İbn - i Haldun devlet ile ilgili görüşlerinde insanların ömürleri olduğu gibi devletlerin de ömürleri olduğu tezini ileri sürmüştür .

- Sosyal bağlılık ve dayanışma , iş bölümü vb. kavramlara ilk kez dikkat çeken bilim insanı İbn-i Haldun ' dur .



Elementlerin Kullanım Alanları

Elementlerin Kullanım Alanları

Elementler fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre kullanım alanı olarak farklılık gösterirler. Örneği bir elementin yanıcı olup olmaması ya da patlayıcı olup olmaması gibi özellikleri kullanım yerini için önemlidir.
Atom numaralarına göre sıralanmış olan elementlerin kullanım alanları şu şekildedir.

1. Hidrojen (H) :
Hidrojen balonlarının şişirilmesinde, kaynak yapımında, petrol ürünlerinin işlenmesinde kullanılmaktadır. Roket yakıtı olarak da kullanılan hidrojen çevre dostu bir element olarak adlandırılmaktadır.

2. Helyum (He) :
Kaynakçılıkta, balon ve zeplin gibi hava taşıtlarının şişirilmesinde kullanılır. Elementler içerisinde en düşük erime sıcaklığı ve kaynama sıcaklığı helyuma aittir. Nükleer enerji santrallerinde soğutucu olarak helyum kullanılır. Helyum ısı iletkenliği çok yüksek bir elementtir ve makro boyutta bile atomik özelliklerini göstermesi sebebiyle "kuantum sıvısı" olarak adlandırılır. Kanser teşhisinde MRE'de de kullanılmaktadır.

3. Lityum (Li) :
Pil üretiminde, cam ve seramik yapımında, nükleer santrallerde soğutucu olarak, A vitamini sentezinde ve roketlerde itici kuvvet olarak kullanılmaktadır. Özgül ısı kapasitesi katı elementler içerisinde en yüksek olanıdır.

4. Berilyum ( Be ) :
Hava taşıtlarında, nükleer santrallerde, uydularda ve füze yapımında yüksek oranda ısı emebilme özelliği sebebiyle kullanılır. Erime noktasının yüksek olması ve esnekliği sebebiyle bilgisayar parçalarının yapımı ve inşaat sektöründe de kullanılır. Berilyum bakır alaşımı elektrot yapımında kullanılır. Berilyum ve tozları kanserojen özellikler gösterebilmektedir.
5. Bor (B) :
Isıya dayanıklı cam ürünlerin yapımında, tenis raketlerinin yapımında, nükleer santrallerdeki regülatörlerde, ateşleyici olarak roketlerde kullanılır. Boron nitrit bileşiği karıştırıldığı herhangi bir maddeyi elmas sertliğine eriştirebilmektedir.

6. Karbon (C) :
Organik bileşiklerin tümünün yapısında bulunmaktadır. Sıvı yağların sudan arındırılmasında kullanılmaktadır. Çelik yapımı, lastiklerin renklendirilmesi, plastik sanayi gibi alanlarda kullanılmaktadır. Radyoaktif yaş tayininde karbon-14 izotopundan yararlanılmaktadır.

7. Azot (N) :
Atmosferin %78'ini oluşturan azot besinlerin korunması ve saklanmasında kullanılır. Spermlerin sperm bankalarında dondurularak saklanması işlemi azot ile yapılır. Amonyak bir azot birleşiğidir ve kuvvetli bir çözücüdür. Gübre yapımında kullanılır.



8. Oksijen (O) :
Hayvan ve bitkilerin hayatlarını sürdürebilmeleri oksijene bağlıdır. Atmosferin %21'ini oluşturan oksijen hastanelerde yaşam destek ünitelerinde solunum sıkıntısı çeken hastalar için kullanılır. Kaynak yapımında, çelik üretiminde ve suyun saflaştırılmasında kullanılan oksijen paslanmanın da sebebidir.

9. Flor (F) :
Diş macunlarında kullanılan florit belirli oranlarda kullanıldığında diş çürümelerini önler. Ampullerin üzerine yazı yazılması işleminde hidroflorik asit kullanılmaktadır. Kloroflorokarbon gazları havalandırma ve soğutma sistemlerinde kullanılmaktadır. Teflonlarda da karbon kullanılmaktadır.

10. Neon (Ne) :
En çok kullanıldığı yer reklam aydınlatmalarıdır. Paratonerlerde ve televizyon tüplerinde de kullanılmaktadır. Sıvı neon soğutucu olarak da kullanılmaktadır.

11. Sodyum ( Na) :
Fotoğrafçılıkta, tarım ve eczacılıkta kullanılmaktadır. Cam yapımında, sokak aydınlatmalarında, pillerde ve sofra tuzu üretiminde kullanılmaktadır. Dünyada en çok bulunan 6. elementtir. Metallerin saflaştırılmasında kullanılan sodyum elementinin önemli bileşikleri kabartma tozu, soda külü ve sodyum nitrattır.

12. Magnezyum (Mg) :
Uçak ve füze yapımında alaşımlarından alüminyumdan üç kat daha hafif olması sebebiyle kullanılır. Aydınlatma ampullerinin yapımı, fotoğraf makinelerinin gövde kaplamaları, şömine tuğlalarında da kullanılır. Bunun dışında yangın bombaları ve işaret fişeklerinde de kullanılmaktadır.

13. Alüminyum (Al) :
Bazı mutfak eşyaları ile dekorasyon malzemelerinin yapımında kullanılmaktadır. Alüminyumun diğer metallerle oluşturduğu alaşımlar hafif olduğu kadar da dayanıklı olması sebebiyle uçak ve füze yapımı başta olmak üzere birçok alanda kullanılır. İletkenliği bakıra göre çok düşük olmasına rağmen hafif olması sebebiyle elektrik iletiminde de kullanılır.

14. Silisyum (Si) :
Kullanım alanı en geniş elementlerden olan silisyum tuğla yapımı ve beton yapımında kullanılır. Yarı iletken bir element olarak elektronik mikroçiplerin yapımında kullanılır. Bilinen en sert maddelerden biridir.

15. Fosfor (P) :


Sodyum ampullerinin yapımında, gübre yapımında kullanılmaktadır. Kibrit, havai fişek, diş macunu yapımında kullanılır.

Karıncalar İle İlgili İlginç Bilgiler

Karıncalar İle İlgili İlginç Bilgiler

- Dünyanın her yerinde bulunabilen karıncalar yaklaşık 100 milyon yıldan beri varlığını sürdürmektedir.
- Dünya üzerinde bulunan tüm karıncaların toplam ağırlığı insanların toplam ağırlığından daha fazladır.
- Karıncalar ağırlıklarının 50 katı fazlasını kaldırabilirler. Bunu daha somutlaştıracak olursak 80 kilo ağırlığındaki bir insanın bir karınca ile yarışabilmesi için 4 ton ağırlığı kaldırabilmesi gerekir.
- Çoğunluğu sıcak iklimlerde yaşamakla birlikte dünya üzerinde yaklaşık 35 bin karınca türü bulunmaktadır.
- Böceklerin tümü içerisinde en büyük beyne sahip olanlar karıncalardır.
- Karıncaların ömrü 45 ila 60 gün arasında değişmektedir.
- Sürekli çalışır halde gördüğümüz karıncalar günde 7 saat uyumaktadır.
- Koloniler halinde yaşayan karıncaların nüfusu her kolonide yüz binlerden milyara kadar varabilir.



- Karıncalar antenleri hem dokunmak hem de koku almak için kullanırlar.
- Karıncalarda iki mide bulunmaktadır. Birini kendini doyurmak için kullanırken diğeri ile kolonideki diğer karıncalar için yiyecek depolar.
- Akciğeri olmayan karıncaların vücuduna oksijen gövdesindeki küçük deliklerden girer, karbondioksit de aynı deliklerden çıkar.
- Dişi olan işçi karıncalar yuvada biriken çöpü dışarı taşımakla görevlidir.
- Her koloni de en az bir tane kraliçe karınca bulunur.
- Kraliçe karıncaların doğuştan kanatları vardır ve başka bir koloni kurmak için yuvadan ayrıldığında kanatları düşer.
- Yaprak kesici karıncalar yaprakları kesip yuvalarına taşırlar ve bu yapraklardan mantar üreterek protein ihtiyaçlarını karşılarlar.
- Başka kolonilere saldıran karıncalar buralardaki yumurtaları çalarak kendi yuvalarına taşırlar ve yumurtalardan çıkan karıncalar köle olarak kullanılır.




Arıların bal petekleri niçin altıgendir?

Hiç kuşkusuz ki arılar evrenin  gerçekten en usta mimarlarıdır. Parçası  düzgün altıgenler oluşturan ve  prizma şeklindeki petek gözlerinin dip kısımlarını  bir piramit oluşturarak işlemleri sona ererler. Arı kovanındaki  şekliyle dik duran her petekte, petek gözlerini yatayla sabit bir açı yapacak biçimde  inşa edilirler.

Petekte her bir gözün derinliği 3 santimetredir.Bununla birlikte  duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi olarak ifade edilir . Bu denli  ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapısından dolayı  büyük bir direnç kazanırlar. Ayrıca sağlam yapısından dolayı  arıların depoladıkları kilolarca balı içlerinde rahatlıkla taşıyabilirler.

Arıların petek gözlerini  altıgen şeklinde kusursuzca  yapmalarının  amacı  sadece dayanıklı olmasından dolayı değildir başka sebepleri de vardır. Farz edelim ki arılar  eğer beşgen şekli, sekizgen şekli veya  da dairesel  şekillerini seçselerdi bitişik
gözler arasında muhakkak ki  boşluklar kalacaktı ve dolayısıyla da  işçi arılar fazla çalışarak  ve daha fazla balmumu harcayarak bu alanları doldurmak zorunda kalacaklardı.

Evet şunu diyebilir siniz peki petek  üçgen veya kare yapsalardı boşluklar yine olmayacaktı.  İşte burada karşımıza altıgenin bir özelliği daha çıkıyor : Alanları aynı olan kare,altığen ve üçgen, şekillerden  toplam kenar uzunluğu en az olan şekil  altıgendir. Yani aynı oranda  balmumu ile daha çok altıgen odacığın kenarı çevrilebilir.

Sezgisel Hakikat

Sezgicilerle başlayalım. Bunlara göre sanat, sezgi ile kavranan bir hakikati açıklar. Bilindiği gibi bazı felsefecilere göre, hakikate varmanın yolu yalnız duyular ve akıl değildir. Empirist ve rasyonalistlerden farklı olarak bazı düşünürler, hakikati sezgi ile kavramının mümkün olduğunu söylerler. Bu, doğrudan doğruya kazanılan, kavramsal olmayan (nonconceptual), kesin bir inanç doğuran, yanılmaz bir bilgidir. Örnek olarak mistiklerin bilgisini gösterebiliriz. Sezgisel bilgi yolunun geçerli olup olmayacağını tartışmak felsefecilere düşer. Ama bir noktaya işaret etmemiz gerek. Modern felsefe akımlarında “Doğrulanabilme” ilkesine verilen önem malum. Sezgicilerin bilgi kuramlarında ise doğrunun nesnel ölçütü olmadığına göre, doğru sezgilerle yanlış sezgileri nasıl ayıracağız? Hepimizin sezgisi aynı olmadığına göre doğru olan hangisi? Kavramsal anlatışa uygun olmayan bir bilgi hakkında bu sorunun cevabını vermek güç. Ya “Yanlış sezgi ile doğru sezgiyi ayırt edemeyiz” dememiz lazım, ya da “Sezdiğini sanan her insan gerçekten de sezmiş değildir”.  Bilgi teorisi alanında sezgiciliği bir yana bırakırda edebiyata dönersek nedir durum?

On dokuzuncu yüzyılda bilimin başarıdan başarıya koşması sonucu hakikate varmanın tek yolu bilim yöntemi olarak belirince, bir kısım edebiyatçılar edebiyatı kurtarabilmek için hakikatle ilişkisini kesmişlerdi. Ama bazıları da, edebiyatı bir zevk verme aracı olarak anlamanın, onun öneminin kaybettireceği korkusu ile sanatın görevini daha ciddi ve sağlam bir alanda aramak gerektiğine inandılar. Gel gelelim edebiyatı artık bilime rakip bir bilgi kolu saymakta zordu. Ne yapılabilirdi öyleyse? Yapılan şu oldu: Sanat (Edebiyat) bize hakikati bildirir ama bilimin açıkladığı hakikat değildir bu. Sanat sezgisel bilgi kazandırır. Doğruyu söylemek gerekirse bu büsbütün yeni bir iddia sayılmaz. Platon’un İon diyalogun da şairin ilham yolu ile, aklı aşan bir bilgiye vardığından söz edilir. Plotinos’a göre, sanatçı, bu dünyaya yansımış olan güzelliğin kaynağına uzanan formlar dünyasını sezgi ile kavrayabilen bir adamdır. Ancak, bu sanat görüşü, on dokuzuncu yüzyılda Schelling ve Schopenhauer gibi Alman düşünürlerinin elinde işlenmiş ve bir kuram haline sokulmuştur. Demek oluyor ki şair, bilim adamlarının yaptığı gibi akıl ve deney yolu ile değil, ama imgelem ile, aklın sınırlı bilgisini aşan daha yüksek bir bilgiye erişir. Aşkın gerçekliği (Ultimate Reality), yada varlığın özünü doğrudan doğruya sezgi ile kavramak herkese vergi değildir; çünkü bizim gündelik hayatta ki algılarımız ve aklımızla bilişimiz bu çeşitten bir gerçekliliği kavramakta yetersizdir. Şair ise, akıldan üstün bir bilgi melekesi olan imgelemi ile, görünen varlığın altında yatan öze kadar sızabilir. Bilim hakikate açılan tek kapı olduğunu iddia ede dursun, sezgicilere göre asıl önemli gerçekliğe ulaşabilecek adam bilgin değil sanatçıdır.

Diyelim ki sanatçı imgelemi ile son gerçekliğe ulaştı, varlığın özüne kadar inebildi? Nasıl aktaracak bu bilgisini başkalarına? Sezgi ile kavranan hakikat de önermelerle anlatılabilir. Eğer şair bunu yaparsa, şiir, dil bakımından bilimden ayrılmış olmaz, ancak şairin şiiri yazmadan önce hakikate varmak için kullandığı yol başka olmuş olur. Arada ki fark bilgi psikolojisi bakımından bir farktır, dil bakımından her ikisi de önermelerden meydana gelmiştir. Çünkü sezdiği hakikati önermesel biçiminde açılamaktan başka bir şey yapmamıştır ki şair. Mistik yaşantısında kazandığı bilgiden başkalarını haberdar etmek isteyen bir adam durumundadır.

Hemen ekleyelim ki sezgicilerin söylemek istediği bundan farklı bir şey. Sanatçı sezgisel bilgisini bize önermesel biçimde anlatmaz, bunu aynen sezdirir. Yani okurun eser karşısında ki yaşantısı şairin eriştiği hakikati kavratan bir yaşantıdır. Sanat eserinde önermeye indirgenemeyen bir şey vardır; Böyle bir eser, bütünü ile ele alındığı zaman hakikati sezdiren bir simge sayılabilir.Başka şekilde söylersek, okurun eser karşısındaki estetik yaşantısı bilgisel bir yaşantıdır; çünkü sözcüklerin yerleştirilmesinde, bir biri ile ilintisinde, eserin simgesel ve katmerli anlamlığında, başka bir şekilde dile getirilemeyecek, kavramsal dille söylenemeyecek çeşitten bir hakikati ifade olanağı vardır.

Estetik yaşantının gerçekten bilgisel olup olmadığı konusunda uyuşmak zor. Bir çokları sanat eseri karşısında duyduğu yaşantının kendisine bilgi kazandırdığı kanısındadır. Bazı estetikçilerde sanatın böylece sezgisel hakikati verdiği iddia etmektedirler. Şimdi, bu doğrudan doğruya elde edilen bilgiye, kavramın gerçek anlamı ile bilgi diyebilir miyiz? Bu noktada tartışma başlıyor. Çünkü bazı filozoflara sorarsanız, bir şeyi yaşamak onu bilmek değildir. Bir şeyi bilmek onun hakkında bir şey bilmektir. Bir yaprağa baktığım zaman belirli bir yeşil rengini görür, onu fark eder, onunla adeta tanışırım. Bu tanışma (acquaintance) sadece bir farkında olma, bir görmedir. “Bu yeşildir.” sözünde ise artık tanışma sınırını aşma vardır. Gördüğüm renge bu adı vermek için, daha önce bana yeşil diye öğretilen renkle aynı olduğunu fark etmem gerek.Bundan ötürü bazılarınca estetik yaşantının bilgisel olduğunu söylemek, “Bilgi” terimini yanlış bir anlamda  kullanmak ve gereksiz bir karışıklığa yol açmaktır.
 alıntıdır............................

Radyasyon nedir?

Nükleer enerji dediğimizde hemen hemen hepimizin  aklımıza Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombaları ve tabiki hiç kuşkusuz bize de büyük zararlar veren, Çernobil'deki nükleer santral kazası gelir.

Nükleer enerji ve beraberinde oluşan  radyasyon amacı dışında kullanıldıklarında insan neslini evrenden  silebilecek kadar tehlikelidir. Kontrol altında, gerekli kurallara uyarak  kullanıldıkları zaman ise insan yaşamını iyileştirmekten sağlığa,enerjiden, doğaya  kadar bir çok konuda insanlığa bahşedilmiş birer hediyedir.

Nükleer enerjinin ne olduğunu bilmek için  yoğun bir şekilde  fizik, kimya, matematik bilmeye gerek yoktur. Nasıl ki  odun, petrol, kömür gibi ürünleri kullanarak ısı enerjisi elde ediyorsak nükleeri kullanarak da enerji elde ederiz .

Nükleer santralarda kullanılan yakıtlar içerisinde  en bilineni uranyumdur. Uranyum nükleer santralde başka bir yakıta dönüşürken bu sırada ortaya müthiş bir ısı çıkar. Bu ısı daha sonra reaktörün etrafında dolaştırılan suyu buhar haline çevirir. Daha sonra türbinlere verilen  buhar da o hızla  türbinleri çevirir. En sonunda ise  türbinler de kendilerine bağlı olan elektrik jeneratörlerini çevirerek elektrik üretirler. Bu durum, nükleer enerji ile çalışan denizaltılarda da uçak gemilerinde de aynıdır.

Uranyum gibi kararsız elementler gerek atomik yapılarına müdahale yapılarak gerekse tabiattaki doğal halleri ile farklı  elemente dönüşebilirler.

Bu dönüşüm meydana gelirken  uranyum atomunun içindeki bazı parçacıklar da ışık
olarak etrafa yayılırlar. Yani radyasyon bir ışıktan ibarettir.  Fakat  Sadece atom bombasından ve ya da  nükleer atıklardan çıkmaz tabiatta da zaten bol miktarda bulunmaktadır. Radyasyon sadece ışıma yolu ile değil alınan besinler yolu ile de vücuda girebilir

.
Radyasyon dediğimiz olayda  üç ana ışık türü vardır. Bu üç ışık:  Alfa, beta ve gamadır.

Alfa ışınları deriden geçip vücuda nufuz edemez, beta ışınları ise  deriden çok az miktarda geçebilirler fakat gama ışınları  deriden ve vücuttan içimize rahatlıkla  geçebilirler.


Alfa ve beta ışınlarına baktığımızda  sadece yoğunlaştıkları organ üzerinde hasar yaparlarken gama ışınları tüm organlara hasar  verirler. Tabii bu arada ışınlarda ne kadar maruz kaldığınızda önemli.

Vücudumuza baktığımızda sayısız hücrelerden, hücreler moleküllerden, moleküller   birim olan  atomlardan meydana gelirler.İşte bu noktada  radyasyon ışınları isabet ettikleri atomların yapılarını bozar ve sonunda hücrelerin birer birer ölmelerine neden  olurlar.
Radyasyonun insan bünyesi için faydalı olduğu zamanlarda bulunmaktadır. Lazerin kullanılması ,Kanserin ışınla tedavisi, enfraruj ve Ultraviyole tedavileri...