Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gölge Oyununun Kişileri





ASLÎ TİPLER


KARAGÖZ



Oyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu Karagöz’dür. Okumamış bir halk adamıdır. Hacivat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz ya da anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar  yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da yabancı dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan Hacivat ile alay eder. Her işe burnunu sokar,her işe karışır, sokakta olmadığı zaman da evinin penceresinden uzanarak, ya da içerden seslenerek işe karışır. Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsizdir. Hacivat’ın bulduğu işlere girip çalışır. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Karagöz tasvirleri vardır. Kadın Karagöz, Gelin Karagöz, Eşek Karagöz, Çıplak Karagöz, Bekçi Karagöz, Çingene Karagöz, Tulumlu Karagöz, Davullu Karagöz, Ağa Karagöz v.s.

HACIVAT 



Tam bir düzen adamıdır.Nabza göre şerbet verir, eyyamcıdır.Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar.Az buçuk okumuşluğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever.Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder.Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar.  Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Hacivat tasvirleri vardır. Keçi Hacivat, Çıplak Hacivat, Kadın Hacivat, Kahya Hacivat.



SIKLIKLA GÖRÜLEN KİŞİLER


ÇELEBİ

TİRYAKİ

BEBERUHİ

BABA HİMMET


ÇELEBİ


İstanbul ağzı ile kusursuz bir Türkçe konuşur.Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır. Nazik ve çıtkırıldım bir tiptir. Elinde şemsiye,çiçek demeti ya da baston olan değişik Çelebi tasvirleri vardır


TİRYAKİ


Afyon yutup pineklemekle ömür geçiren, olayın en can alıcı yerinde uyuklayan bir tiptir

BEBE RUHİ


 Altıkulaç Beberuhi lakabıyla anılır.Yaşı büyük aklı küçük bir tiptir. İstanbul Türkçesiyle konuşur. Hastalıklı tiplerdendir.

ZENNE


Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak Zenne denir. Salkım İnci, Şallı Natır, Nurıdil, Dimyat Pirinci, Şekernaz, Yedi Dağın Çiçeği, Hasırasıçtının Kızı Rabiş, Cemalifer, Hürmüz Hanım, Dürdane Hanım,Şetaret (Arap halayık), Dilber, Nâzikter.



TUZSUZ DELİ BEKİR


 Bir elinde içki şişesi,bir elinde tabanca ya da kama vardır.Olayların karmaşıklaştığı anda gelip, kaba kuvvetle olayı çözer.


MATİZ


Matiz çingenece sarhoş demektir. Matiz,zeybek,efe,sarhoş,külhanbeyi tiplerinin hepsi yaklaşık olarak aynı tiplerdir.(Bekri Mustafa, Bekri Veli, Sakallı Deli, Hımhım Ali, Hovarda Çakır, Kırmızı Suratlı Bakır, Burunsuz Mehmet, Çopur Hasan, Cingöz Mustafa



ANADOLULU VE RUMELİLİ TİPLER




Kastamonulu

Kayserili

Karadenizli- Trabzonlu

Bolulu

Rumelili

TÜRK OLMAYAN TİPLER


Arap

Acem

Arnavut


MÜSLÜMAN OLMAYAN TİPLER





Yahudi

Ermeni

Rum



DİĞER TİPLER




ÖZÜRLÜ TİPLER(Deliler, Hımhım, Sağır, Kütürüm, Esrarkeş)

EĞLENDİRİCİ TİPLER(Kavuklu, Pişekâr, Küçük Hacivat, Küçük Karagöz, Hayalî...)

OLAĞANÜSTÜ KİŞİLER VE YARATIKLAR(Büyücü, Cin, Câzû)

EDEBİYAT ÇEVRESİNDEN ADLAR VE YAKINLARI(Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Leylâ ile

Mecnun ve yakınları)

ALINTIDIRRRRRRRRRRRRRRR....



GÖLGE OYUNU VE ÖZELLİKLERİ İÇİN TIKLAYINNNNNNNNNNNNNN



GÖLGE OYUNU SLAYTI İÇİN TIKLAYINNNNNNNNNNNNNNNNNNNN


 


KARAGÖZ ANİMASYON 1 İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRR



KARAGÖZ ANIMASYON 2 İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  HAMAM OYUNU İNDİRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ KANLI NİGAR İNDİRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  OYUN İNDİRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  KÜTAHYA ÇEŞMESİ İNDİRRRRRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR

Gölge Oyunu

Karagöz; deve veya manda derisinden yapılan ve tasvir adı verilen insan, hayvan veya eşya şekillerinin çubuklara takılıp arkadan verilen ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirilmesi esasına dayanan gölge oyunudur. Oyun adını baş kişisi olan Karagöz’den almaktadır.

Gölge oyununun kaynağı Güneydoğu Asya ülkeleri olarak kabul edilir. Türkiye’ye gelişi hakkında ise değişik görüşler vardır. Bize göre Karagöz oyunu Asya’dan getirdiğimiz bir eğlence türüdür. Ayrıca Karagöz’le Hacivat’ın yaşayan kişiler olduğuna dair anlatılan hikâyeler de var. Bunlardan en bilineni Karagöz ve Hacivat’ın Sultan Orhan zamanında Bursa’daki Ulu Cami’nin yapılışında usta olarak çalıştıkları, sık sık işi bırakıp espriler yaptıkları, işçilerin bunları izlediği ve inşaatın ilerlemediği, durumu gören Sultan Orhan’ın Karagöz ve Hacivat astırdığı, sonra da pişman olduğu,bu kişileri sureten de olsa yaşatmak istediği söylenir. Şeyh Küşteri isminin Gölge Oyunu açısından önemi büyüktür. Gölge Oyunu’nundaki tasavvuf anlayışı Şeyh Küşteri’den gelir.

Kendi mizah anlayışımıza, sanat zevkimize ve estetik anlayışımıza göre biçimlendirilen ve geliştirilen gölge oyunu Karagöz 18.yy.’dan itibaren halkın en sevilen eğlence türlerinden biri olmuştur. Usta çırak ilişkisiyle yetişen Karagöz sanatçıları saraylardaki ve konaklardaki eğlencelerde, kahvelerde gösteriler yapmaya başlamışlardır. Bu durum 19.yy.’ın  ortalarına kadar sürmüştür. Avrupa tiyatrosunun ülkemize gelmesi, sosyal ve ekonomik değişiklikler nedeniyle 19.yy.’ın sonlarından itibaren Karagöz’e ilgi azalmaya başlamıştır. Bugün sayıları çok az da olsa Karagöz sanatçılarımız bu sanatı yaşatmaya çalışmaktadırlar. Karagöz tek sanatçının yeteneğine bağlı olarak oynatılır. Perdedeki tasvirlerin hareket ettirilmesi, değişik tiplerin seslendirilmesi, şive ve taklitlerin hepsi bir sanatçı tarafından yapılır. Sanatçının yanında kendisine yardım eden iki yardımcısı bulunur.

Karagöz’de komik öğeler öne çıkarılarak konular işlenir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.


GÖLGE OYUNUNUN BÖLÜMLERİ


A.GİRİŞ(Mukaddime,Başlangıç)

B.SÖYLEŞME(Muhavere)

C.ASIL OYUN(Fasıl)

D.BİTİŞ(Hitam)


A.GİRİŞ(Mukaddime,Öndeyiş)




Bu bölüm âdeta birkaç küçük alt bölümden oluşmaktadır.


Önce Karagöz perdesi aydınlanır. Bunun hemen ardından ‘göstermelik’ adı verilen bir suret perdeye düşürülür. Üflendiği zaman arı vızıltısına benzer bir ses çıkaran ‘nareke’ adlı çalgının çalınmasıyla göstermelik kaldırılır. Göstermeliğin kaldırılmasından sonra bir tef sesi eşliğinde Hacivat perdeye indirilir.


Hacivat, perdeye indirilişi sırasında bir semaî okur. Semaînin sona ermesini Hacivat’ın konuşması takip eder. ‘Of... Hây Hak!...’ ‘Hây Hak...’ sözlerinden birini söyledikten sonra perde gazeline başlar. Bu gazelden sonra yere kapanıp secde eder. Perde gazelinde Şeyh Küşteri’nin oyunun kurucusu olduğundan, dünyanın geçiciliğinden bahseder. Hacivat’ın seciyeli konuşmalarından sonra Karagöz de aşağıya (perdeye) indirilir. Karagöz’ün indirilmesiyle bir dövüş başlayacaktır.Sonuçta Hacivat kaçıp kurtulacak, Karagöz ise yerde boylu boyunca uzanacaktır. Karagöz’ün yerde yatarken söyledikleri birer tekerlemedir. Bazı araştırıcılara göre âdeta bir göstermelik gibi algılanan bu gösteriler Metin And’a göre bir ön-oyundur.



Bir Semaî Örneği



nHer güzel böyle nazlı mı olur

Sürmeli elâ gözlü mi olur

Dilberi sevmek gizli mi olur

Ömrümün varı gel sarıl bari



Dilberin dudağı âb-ı kevser mi

Dişleri inci lâ’li gevher mi

Rahmı yok zalim kalbi mermer mi

Ömrümün varı gel sarıl bari


B. SÖYLEŞME(Muhavere)


Giriş bölümünün bitmesiyle, oyunun ikinci bölümü olan Söyleşme bölümü başlamış olur. Söyleşme, tam anlamıyla bir çene yarıştırma bölümüdür. Bölüm oyunun iki önemli kahramanı olan Hacivat ve Karagöz arasında geçen konuşmalara dayanır. Ancak bazı ara söyleşmelerde konuşanların sayısı dördü beşi bulabilir.Genel olarak söyleşmedeki konular asıl oyunda sergilenecek olaylarla ilgili değildir.


ASIL OYUN(Fasıl)


Bu bölüm oyunun kendisidir. Asıl Oyun’da belli bir olay gösterilir, bir konu ele alınır. Oyunlar bu bölümdeki olaylara göre ad alırlar. Karagöz ve Hacivat’tan başka oyunun diğer kişileri de bu bölümde yer alırlar. Bu bölümün yeni oyuncuları çeşitli özelliklerine göre tanıtılırlar. Bazıları kılık kıyafetiyle dikkati çekerken, bazıları da ağız özellikleriyle bizi etkilemeye çalışırlar.

BİTİŞ(Hitam)



Bazı oyunlarda bu bölüm oldukça kısadır. Karagöz ile Hacivat’ın ikişer üçer konuşmasından sonra hayaller sırasıyla perdeden indirilir. Bu arada konuşmalar sırasında Karagöz Hacivat’ı döver. Sona eren oyundan alınması gereken ders de izleyicilere bildirilir. Bu bölümde ertesi gün oynanacak oyunun adı ve oynanacağı yer de duyurulur.


Genel olarak bir oyun şöyle bir karşılıklı konuşmayla sona erer.


Hacivat: Yıktın perdeyi  eyledin viran!

Varayım sahibine haber vereyim heman!

Karagöz: Her ne kadar sürc-i lisân ettikse affola



Alıntıdırrrrrrrrrrr......


 GÖLGE OYUNUNDA KİŞİLERRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR



GÖLGE OYUNU SLAYTI İÇİN TIKLAYINNNNNNNNNNNNNNNNNNNN


 


KARAGÖZ ANİMASYON 1 İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRR



KARAGÖZ ANIMASYON 2 İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  HAMAM OYUNU İNDİRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ KANLI NİGAR İNDİRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  OYUN İNDİRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ  KÜTAHYA ÇEŞMESİ İNDİRRRRRRRRRRRRRR



HACIVAT KARAGÖZ İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR



Tiyatro

Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olan olayların sahnede seyirci karşısında dekor ve kostüm kullanarak canlandırıldığı, edebi ve sanatsal bir türdür.

Tiyatronun Özelikleri:


1) Hem kulağa hemde göze hitap eden bir türdür.

2)Dekor vardır

3)Role uygun kostümler seçilir

4) Bir topluluk önünde sergilenir.

5)Dünya edebiyatında seçkin bir türdür. Bizde ise meşrutiyet sonrasında yazılmaya başlanmış ileri ki dönemde ise sahneyle buluşmuş genç sayabileceğimiz bir türdür (Öncesinde geleneksel türk oyunları bulunmaktaydı karagöz ortaoyunu gibi)

6)Tiyatro 2 ye ayrılır;

a)Ana türler

b)yan türler

 

A)Ana Türler:


Komedi: Hayatın komik yanlarının sahnede canlandırıldığı türlerdir.(Fransız Edebiyatından Molieredir)

Trajedi: Hayatın acıklı yönlerinin sahnede canlandırıldığı türlerdir.(Yunan Edebiyatında Sopokles, Fransız Edebiyatında Corneille ve Racine )

Dram: Hayatın kendisidir. Yani hem acıklı hemde komik yanlarının birlikte sergilendiği eserlerdir.(Dram türünün en büyük ve en ünlü temsilcisi Victor Hugo’dur.)

 

B)Yan Türler:


Opera: Şiirsel yani manzum ve beste ile yapılan tiyatrolar

Varyete: Çeşitli numaraların sergilendiği eğlenceli oyunlar

Revü: Günübirlik olayların sergilendiğimüzikli danslı eğlenceli türdür.

Kabare: Günlük olayların hiciv yani eleştiri tarzında işlendiği eğlenceli ve düşündürücü türlerdir.

Pandomim: Müzik ve ses olmadan jest ve mimiklerde canlandırılan eserlerdir.

 

 

???????? 27 mart dünya tiyatrolar günüdür:


 

100 TANE ÖRNEK TİYATRO METNİ İNDİRRRRRRRRRRRRRRRRRR


 

 

 

 

Edebiyat ile Tarih

Güzel sanatların özellikle edebiyatın tarih ile çok yakın bir ilişkisi vardır. Geçmiş zamanlarda yaşayan toplumların hayat mücadelesinde birbirlerine karşı almış oldukları tavırları, bize tarih öğretir.

Türk Dil Kurumunun  BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğünde:

Tarih: Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim.”

Fakat toplumların nasıl düşündüklerini, nasıl hissettiklerini, nasıl bir ahlak seviyesinde bulunduklarını öğretecek şey, bıraktıkları sanat eserleridir. Özellikle bu konuda edebiyatın büyük bir önemi vardır. Tarihin bir döneminde yaşamış insanların nasıl bir ruh halinde bulunduklarını, bugün biz onların bıraktıkları edebî eserler sayesinde pek kolay anlayabiliyoruz. Bundan dolayı sanatın ve özellikle edebiyatın tarih ile bu görüş noktasından olan ilişkisi oldukça önemlidir.

EDEBİYAT İLE TARİH


EDEBİYAT İLE AHLAK


EDEBİYAT İLE HİTABET


Ses Olayları Çalışma Kağıdı

ÇALIŞMA KAĞIDI


(SES OLAYLARI, ÖZNEL-NESNEL YARGILAR)



 Tablo 1’deki ses olaylarını bulunuz. Örnek cümledeki gibi adı geçen ses olayından kaç tane varsa tablodaki uygun bölüme o kadar (X) işareti koyunuz. Daha sonra Tablo 2’deki uygun yerlere bu sözcükleri yerleştiriniz.

 























































































    TABLO 1.

Ünlü daral.



Ünlü düş.



Ünsüz yum.



Ünsüz benz.


Çocuğa sertçe bağırmıştı, ağzından çıkanı kulağı duymuyordu

X



X



XX



XX


Bana: “Sabrım taştı artık!” diyor.    
Yalnız eriği sevmiyor meyvelerin içinde.    
Tavuğumuz ne zamandır yumurtlamıyor.    
Derdini anlattı ve: “Bunlar kulağına küpe olsun!” dedi.    
Yolculuğumuz başlıyor ve yemeğimizi yiyoruz.    
Gönlüm bir sevdanın peşine düşmüş; aklı fikri tükenmiş.    
Suskun yüreğinde çokça fırtınalar kopmaktaydı.    
Atatürk’tür bu yurdu size emanet eden.    
Elleri titriyordu yorgunluktan.    
“Aşkın gözü kördür” demişler.    




















    TABLO 2. 

ÜNLÜ DARALMASI OLAN SÖZCÜKLER



ÜNLÜ DÜŞMESİ OLAN SÖZCÜKLER



ÜNSÜZ YUMUŞAMASI OLAN SÖZCÜKLER



ÜNSÜZ BENZEŞMESİ OLAN SÖZCÜKLER


duymuyordu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
ağzındançocuğa             kulağısertçe           bağırmıştı

 

 

Aşağıdaki yargıların öznel mi nesnel mi olduklarını yanlarındaki kutucuğa (X) işareti koyarak belirtiniz.

 































































TABLO 3.

ÖZNEL



NESNEL


Bahar mevsimi ruhumuzu dinginleştiriyor.

X



 


Karanlık sokaklarda tedirgin olur insan.  
Ağrı Dağı, Erciyes’ten yüksektir.  
Yıllarca gurbet ellerde ailesini geçindirmek için çalışmış.  
Soğan salatasının tadına doyum olmaz.  
Araba sürmenin zevkini bisiklet sürmenin zevkine değişmem.  
Yağışlı havalarda yollar daha kaygan olur.  
Başarılı olmak için sürekli ders çalışmak gerekir.  
Bakışlar insanın duygularını ele verir.  
Akdeniz Bölgesi yurdumuzun güneyinde yer alır.  
Bu şiiri okurken bir başka coşkuludur öğrenciler.  

 

ŞİİR TÜRLERİ

 

Şiir türleri 5 e ayrılır;

Lirik şiir, epik şiir, pastoral şiir,didaktik şiir,satirik şiir

1)      LİRİK ŞİİR


Sevinç, hasret, aşk, ayrılık gibi temaları işleyen şiirlerdir. Lir adı verilen yunan çalgısından ismini alır. Halk edebiyatında koşma, semai divan edebiyatında ise Şarkı ve gazel bu türe girer.

2)      EPİK ŞİİR


İçerisinde destansı özellikler barındıran kahramanlık şiirleridir. Şvaş, kahramanlık, yiğitlik gibi konuları işler. Okuyucuda savaşma arzusu ve kahramanlık duygularını harekete geçirir. Halk edebiyatında koçaklama ve destanlar bu türe girer. Şavaşçı bir toplum olduğumuzdan edebiyatımızda birçok epik şiir örneği bulunmaktadır.

3)      PASTORAL ŞİİR


Çobanların yaşayışını, doğa güzelliklerini, köy hayatını konu alan şiirlere denir. Şair doğa karşısında bir hüzün, duygulanma yaşıyorsa “idil”  karşılıklı konuşma şeklinde çoban hayatı devam ediyorsa buna da “eglog” denir.

4)      DİDAKTİK ŞİİR


Öğüt vermek, bir konuda bilgilendirmek, ahlaki bir eğilime yönlendirilmek istenen şiirlerdir. Duygu yönü az, düşünce ve öğüt yanı fazla şiirlerdir.

5)      SATİRİK ŞİİR


Bir olayı veya kişiyi iğneleyici bir uslupla eleştiren şiirlere denir. Açık bir düzene veya olay ya da şahsa eleştiri söz konusudur. Halk edebiyatında “taşlama” d,van edebiyatında ise “hiciv”  bu türe örnektir.

 

Methiye

 

Din ulularını, padişahı, sadrazamı, şeyhülislâmı, zamanın diğer büyüklerini övmek için yazılan manzumelerdir. Şâirler bu konuyu daha çok kaside biçiminde işlemişlerdir. İki türlüdür: birincisi padişah, vezir, şeyhülislâm gibi yaşayan devlet büyükleri için yazılır. İkincisi 4 halife ve başka din ve tarikat uluları için yazılanlardır. 4 halife için yazılan medhiyelere medh-i çihâr-yâr-ı güzîn denir.

Medhiyelerde çok zaman “gerçekten” çok uzaklaşılır. Çünkü medhiyelerin sonunda çok kez bir çıkar vardır. İşte bu çıkarı elde etmek için şâir, kişileri olduğundan fazla yani mübalağalı göstermekten, olayları aksi biçimde yorumlamaktan çekinmez. Söz gelişi Nef’î  bile 2. sman’nın başarısız Lehistan seferi için şunları yazmaktan çekinmemiştir:        

Örnek:1

 

            Aferin ey rüzgârın şehsûvar-ı safderi

Arşa as şimden geru tığ-i sûreyya-cevheri

Tığına nola yemin eylerse ruh-u Mûrteza

Bir gaza ettin ki hoşnud eyledin peygamberi

 

Başka bir deyişle; medhiye, Çehar yâr-i güzin, ashâb-ı kiram ve evliyaullah haklarında medh ü senâyı ve ruhâniyetlerinden istişfâ ve istimdâdı hâvi şiirlerdir. Tarikat müessislerinin medhiyelerini hâvi şiirler de bu kısımdandır. Halk bu nev’i şiirlere ilahi, aruz şâirleri istigâse ismini vermektedir. Pek eski bir mecmuada yakarış kelimesini görmüştüm. Bu kelime lisanımızda yalvarmak, yakarmak suretinde müstameldir. Niyaz ve tazallüm mânâsını müfiddir. Tamimi arzu olunur bir kelimedir. İstigâseye saz şâirleri medhiye diyorlar.

 

Şâir medhiye bölümünde sultanlık, vezirlik, müftülük örneği yüksek makamlardan birinde bulunan kişinin o makamın gerektirdiği erdemlerin en yücesine sahip olduğunu söyler, böylece onu övmüş, fakat diğer taraftan o erdemlere gerçek anlamda sahip olmaya da teşvik etmiş olurdu. Bunlar adalet, bilgelik, eli açıklık, düşkünleri korumak, sanat ve bilim adamlarına el uzatmak, merhamet cesaret gibi her türden idarecide bulunması  mutlak olarak gerekli niteliklerdi.

Bir arada bir cimriyi cömert, bir zalimi merhametli, elini kılıç kabzasını dokundurmamış birini en büyük kahraman diye tarif etmek gibi tuhaflıklar da az değildir. Bir şâirin göz göre göre gülünç olmak istemeyeceğini kabul etmek akla ve mantığa uygundur. Dolayısıyla istisnaları saklı tutarak, bu tuhaflıkları yapan şâirlerin devlet adamlarında ideal nitelikler aradığını veya onları adı geçen ideal nitelikleri edinmeye teşvik ettiğini kabullenmek herhalde pek de yanlış olmayan insaflı bir davranıştır. (Kaside konusundan alınmıştır)

  Medh-i Çehâr-yâr


Hz. Muhammed’in dört yakını, dört dostu, dört halifesi, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Ömer, Hz. Ali için övgü. Kimi mesnevîlerin giriş bölümlerinde şâir “na’t”ten veya varsa buna bağlı olan “mi’râc” ve “mü’cizât” başlıklarından sonra dört halife övgüsüne geçebilir. Bu şiirlerde Ebû Bekir’in dürüstlüğü ve cömertliği, Ömer’in adaleti, Osman’ın edebi ve kur’ân’ı yazdırması, Ali’nin cesareti başlıca üzerinde durulan noktalardır. (Mesnevi konusundan alınmıştır.)

Aşağıdaki medhiye, 17.yüzyıl bilginlerinden ve Mesnevi’ nin en iyi şerhini yaptığından dolayı Hazret-i Şârih  sıfatıyla anılan İsmail–i Ankaravî için yazılmış müseddes-i mütekerrir biçiminde bir medhiyedir:

Örnek: 2

 

Müseddes Der-Vasf-ı Hazret-i Şârih Dede  Efendi

 

Ey  şeyh-i şüyûh sırr-ı min-Allâh için olsun

Sânında olan himmet-i  her-gâh  için olsun

Hâkim nazar et pîr–i felek–câh  için olsun

Mahrûm  koma mahrem et ol şâh için olsun

Yâ hazret-i Şârih meded Allâh için olsun

Şerh eyle benim sadrımı bir âh için olsun

Sen şârih-i Kur’ân-ı hakîkatsin efendim

Sen fâtih-i genç-i ahadiyetsin efendim

Sen vâris-i  sultân-ı risâletsin efendim

Sen sırr-ı elem neşraha  âyetsin efendim

Yâ Hazret-i şârih meded Allâh için olsun

Şerh eyle benim sadrımı bir âh için olsun

 

Tahkîkına hayrân bütün kümmel-i ervâh

Levha asılır yazdığın âsâr olup elvâh

Miftâh-ı beyânınla açılır der-i fettâh

Ma’nâda bütün senden alır dersini şürrâh

Ya hazret-i şârih meded Allâh için olsun

Şerh eyle benim sadrımı bir âh için olsun

 

İsmâil olup ism-i şerîfin  Çeh-i zemzem

Hâmenden akar şerh olıcak beyt-i mükerrem

Ey kıble-i âlem sana muhtâcdır Âdem

Kim bile nedir alleme‘l esmâ kıdem ü dem

Yâ Hazret-i şârih meded  Allâh için olsun

Şerh eyle benim  sadrımı bir âh için olsun

 

Geldi sana Esrâr velî hâli diğer-gûn

Aldattı anı nefs ü hevâ eyledi meftûn

Mâhcup gözü gönlü eli boş talebi dûn

Cibril gibi şerh-i sadır destine merhûn

Yâ Hazret-i Şârih meded Allâh için olsun

Şerh eyle benim sadrımı bir âh için olsun

(Esrar Dede)

Örnek : 3

 

İbtidâdan yol sararsan

Yol Muhammed Ali’nindir

Yetmiş iki dil sorarsan

Dil Muhammed Ali’nindir

 

Var aklın başına devşir

Rehberin önüne düşür

Bahr-i ummana karışır

Sel Muhammed Ali’nindir

 

Gece olur, gündüz olur

Cümle âlem dübdüz olur

Gökde kaç bin yıldız olur

Ay Muhammed Ali’nindir

 

Ali bizlerden sayılır

Mümine rahmet saçılır

Evvel baharda açılır

Gül Muhammed Ali’nindir

Mehrali Calp

Mecazı Mürsel TIKLA


Benzetme TIKLA


Tevriye TIKLA


İstiare TIKLA


Tariz TIKLA


 

 

İĞNELEME (TARİZ )

İğneleme, sözün tam tersi söylenerek yapılır. Bir sözün karşıt anlamı algılanabilecek biçimde kullanılmasıdır. Tarizde eleştiri, yergi, alay anlamı vardır.

 

Yaramaz bir çocuk için: “Çok usludur.” demek;

 

Geç kalan birine: “Beyefendiler niçin erken teşrif buyurmuşlar.” demek birer tarizdir.

 

Her nere gidersen eyle talanı

Öyle yap ki ağlatasın güleni

Bir saatte söyle yüz bin yalanı

El bir doğru söz söylerse inanma

 

UYARI: İğneleme ile kinaye karıştırılmamalıdır. İğnelemede sözün gerçek ve mecaz anlamının birlikte kullanılması değil, karşıt anlamın kullanılması önemlidir.

 

Mecazı Mürsel TIKLA

Benzetme TIKLA

Tevriye TIKLA

İstiare TIKLA

 

 

 

 

MECAZ-I MÜRSEL (AD AKTARMASI)

        

          

Bir sözün benzetme amacı gütmeden, gerçek anlamı dışında kullanılması sanatıdır. Yani sözün gerçek anlama gelmesinin imkânsız olmasıdır.

 

Ankara, bu olaya tepki gösterdi.

              

Cümlede olaya tepki gösteren Ankara şehri değildir. Ankara’da bulunan hükümettir. Burada mecaz-ı mürsel yapılmıştır. Şehir ismi söylemiş siyasîler kastedilmiştir.

Bu söze bütün sınıf güldü.

 

Bu cümlede “sınıf” sözü “sınıftaki öğrenciler“ anlamındadır. Benzetme amacı yoktur, mecaz-ı mürsel vardır.

Cemil Meriç’i her okuyuşumda yeni bir şeyler buluyorum.” (Cemil Meriç’in eseri)

 

Sarı Kırmızı bu hafta da galip.” (Galatasaray)

 

“Evin suyu patlamış. “ (su borusu)

Divan Edebiyatı Nazım Şekilleri

1.TERKîB-İ BEND


 

Bentlerle kurulan uzun bir nazım şeklidir. Her bent iki bölümdür. Birinci bölüme terkîb-hâne adı verilir. Kıt’a da denir. Genellikle  bend terimi kullanılır. Her bent,  5 ile 10 arasında  beyitlerden oluşur. Bentlerin uyak düzeni de  gazelin uyak düzenine  benzer. Bazen bentlerin bütün dizeleri her bentte ayrı ayrı  kendi aralarında kafiye (uyak) lenir. Bent sayısı 5 ile 10 beyit arasında değişir. Daha artık da olabilir. Bendin en son beytine vasıta beyiti ya da başka bir ifadeyle  bendiye denir. Bu beyit her bendin sonunda değişir ve kesinlikle kendi dizeleri arasında bentten ayrı olarak kafiye (uyak) lenir. Terkîb-i bendin kafiye (uyak) düzenine baktığımızda:  

aa  xa  xa  xa  xa  bb – cc  xc  xc  xc  xc  dd  ...

 

                                            TERKîB-İ BEND


1

Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz

Biz ehl-i harâbattanız mest-i elestiz

Ter dâmen olanlar bizi âlûde sanır lik

Biz mâil-i bûs-i leb-i câm u kef-i destiz

 

2.TERCİ`İ BEND


 

Biçim ve uyak yönünden terkib-i bende benzer. Yalnız, terci`-i bend de, bendleri birbirine bağlayan vasıta beyitleri her bendin sonunda yenilenir. Her biri 10 beyte yakın,10-12 bentlik bir şiir de bütün bentlerin böyle tek beyte bağlanabilmesi için,mana  yönünden hepsinin bu beyitle ilgilisinin  olması gerekir.  Her bendin sonunda Vasıta beytinin yinelenmesi şiire bir tek güzellik verdiği gibi anlam ilgisi kurma bakımından da güçlük doğurur.

Terci, bentlerde genellikle Tanrının gücü evrenin sonsuzluğu doğanın ve yaşamın karşıtlıkları gibi konular işlenir .Örnek:

Düşüp damı havaya hasreti gül –zâr-ı kaldım ben

Gidip nefh –i mesiha –veş sabah bimâr kaldım ben

Gül-i ümmid soldu müptelâ –i hâr kaldım ben

Bu gülşen  külhan oldu çeşmime  na-çâr kaldım ben

 

Şarâb –ı yese düştüm teşne –ı didâr kaldım ben

Başımdan aştı seyl-ab-ı keder bizâr kaldım ben

3. MÜSTEZAD:


 

Müstezadın  sözlük anlamına baktığımızda “artmış,çoğalmış,ziyadeleşmiş,  “ demektir.Divan Edebiyatı nazım şekli olan  Gazelin özel biçimine denir. Uzun dizeler ardına   kısa bir dize ekleyerek yazılır.Sonradan eklediğimiz  bu kısa dizeye ziyade denir. Uzun dizenin ölçüsüne bakacak olursak;

mef’ûlü  mefâ’îlü  mefâ’îlü  fa’ûlün;

Ziyade olan dizenin ölçüsü de ana kalıbın ilk ve son parçalarından oluşan

mef’ûlü    fa’ûlün’dür.

Sona eklenen ziyadelerin  asıl dizenin anlamını  tamamlar  asıl dizeden uzaklaşmayan nitelikte olması gerekir. Fakat genellikle  bu kurala  dikkat edilmeyerek  kısa dizelerden yalnızca şiirindurağanlığını yok etmek için yararlanılmıştır.

Örneğin, İzzet Molla’nın 3 beytini aldığımız aşağıdaki  müstezadında “Te’sîr-i  lisânın “  ve  “Bu bâğ-ı fenânın” ziyadeleri  “gerçekten ziyadedir” :

 

Bülbül yetişir  bağrımı hûn etti figânın

Zabt eyle dehânın

Hançer gibi deldi  ciğerim tîğ-i zebânın

Te’sîr-i lisânın

Çok çekti gam-ı  hârını gülzâr-ı  cihânın

Bu bâğ-ı fenânın

4. KIT’A:


 

Kıt’anın  sözlük  anlamına baktığımızda  ”cüz,parça, bölük, ”dür. Sadece ikinci ve dördüncü  dizeleri birbiriyle  uyaklı olan 2 beyitten oluşan nazım biçimine  denir. Bu türlü kıt’alara baktığımızda    genellikle dörtlük adıyla anılmaktadır.

Kit'a aların Uyak düzeni şöyledir:  x a – x a

Kıt’alarda,   beyitler arasında anlam birliği bulunur anlam süregelir  ve beyitler devamlı birbirini  tamamlayıcı niteliktedir. Kıt’a  nazım biçiminde şair mahlasını(Adını) kullanmaz. Fakat istisnai olarak  mahlas kullanılmış kıt’alar da vardır.

Kıtaların konuları çok çok değişiktir. Önemli bir düşünce,nükte, hikmet,  yergi olabilir. Örnekler:

Kalem olsun eli ol  kâtib-i  bed-tahrîrin

Ki  fesâd-ı  rakamı  sûrumuzu  şûr eyler

Gâh bir harf sukûtiyle eder nâdiri nâr

Gâh bir  nokta kusûriyle gözü kûr eyler;

(Fuzûlî)

Divan Nesri ve Edebi Nesir

 

 

Divan Nesri ve Edebi Nesir Hakkındaki Görüşlerim:

 

Divan nesri, konudan ziyade biçime önem vermiştir. Nesirler, biçim olarak olağanüstü bir şekilde yazılmaya çalışılmıştır. Yazarlar,  şairane cümleler kurma peşindedir. Divan nesrinin dili ağır ve kapalıdır. Özellikle sanatlı ve mecazi söyleyişler sıkça kullanılmaktadır. Bu sanatlı ve mecazi söyleyişler, süs unsurunu kuvvetlendirmek içindir.

           

Divan nesrinin önemli özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

 

  1. Bu nesir, Türkçe,  Arapça ve Farsça karışımıdır. Yazarlar, sadelik kuralını hiçe sayıp ağdalı bir biçimde yazmayı her şeyden yeğ tutarlar. Meydana gelen nesri anlamak bir hayli güçtür. Hatta çok zaman imkânsızdır.

  2. Divan nesri uzun cümlelerle örülmüştür. Noktalama işaretleri kullanılmaz. Cümleler çok zaman (-ip, -erek, -icek…) gibi bağ-fiillerle birbirine bağlanarak uzun dizilerin oluşumu sağlanır.

  3. Divan nesrinde Türkçe cümle kuruluşuna dokunulmamıştır.(Özne–Tümleç–Yüklem)[*] sırası her ne kadar bozulmamış ise de, cümle içine çok sayıda Arapça, Farsça tamlamalar katılmış, cümlenin anlaşılması güçleştirilmiştir.


ç.         Fikirden çok süse önem verilmiştir. Bu süs art arda getirilen isim ve sıfat tamlamalarıyla oluşmuştur. Bol bol “seci” kullanılmıştır.

d.          Divan nesrinin bir adı da “Osmanlıca”dır.

 

1. EDEBİ NESİR

 

Edebi nesir ise, divan nesrinin en şatafatlı nesir türüdür. Biçimde mükemmellik ve olağanüstülük söz konusudur. Yazar, bu nesir türünde bütün maharetlerini konuşturur ve şairane bir üslupla hareket eder. Bu nesir türü, divan nesrinin biçim özelliklerinin harikulade bir şekilde kullanıldığı nesir türüdür. Edebi nesrin terim adı  ‘inşa’dır. İnşa yazanlara  ‘münşi’  denir. Münşinin kaleme aldığı inşalara ‘münşeat’ adı verilir. Sinan Paşa, Lamii Çelebi, Veysi ve Nergisi en önemli münşilerdir.   

 

Divan nesrinin en yapmacıklı ve en gösterişe kaçan koludur. Fikir daima ikinci plandadır. Başlıca amaç,  şatafatlı bir anlatımdır. Bunun için de grup halindeki isim ve sıfat tamlamaları, hiç duyulmamış Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılması anlatımı süse boğar. Böyle bir tutum çok kez anlaşılma imkânını tamamen ortadan kaldırır. Yazarların bütün didinmeleri “şairane” olabilmeyi sağlamaktır.

Edebi nesrin terim olarak adı ‘inşa’dır. İnşa yazanlara ‘Münşi’ denir. Münşinin kaleme aldığı inşalara ‘Münşeat’ adı verilir.

Önemli münşileri şöyle sıralayabiliriz: Sinan Paşa, Lamii Çelebi, Veysi, Nergisi

Yrd.Doç.Dr. Mehrali Calp

TANZİMAT NESRİ (Özet)

                            

Özet

Tanzimatın ilanı ile edebiyatımız Batıya yaklaşma çabaları göstermiştir. Bunun doğal sonucu olarak edebiyatımıza yeni türler girmiştir. Bu yeni türler edebiyatımızdaki nazım ile yazma hevesini kırmış ve nesrin gelişmesini sağlamıştır. Gazete roman gibi türler nesrin nazmın esaretinden kurtarmış ve nesri hak ettiği yere ulaştırmıştır.

 

Hiç şüphesiz Şinasi Tanzimat nesrinin kurucularındandır. “İstanbul Sokaklarının Tenvir ve Tathiri” başlıklı makalesinden de anlaşılacağı üzere sanatı toplumun hizmetine sunma anlayışını benimsemiştir. Dilde sadeleşmeyi sağlamıştır.

 

Namık Kemal ise önceleri Divan Edebiyatının etkisinde olmasına rağmen Şinasi ile tanıştıktan sonra Batılılaşma gereği duymuştur. “Vatan” adlı makalesinden de anlaşılacağı gibi vatanın kutsal olduğu ve insanın neden vatanını sevmesi gerektiğini anlatır. Dili o dönemin nesrine göre oldukça sadedir. Yazılışında milli duyguları uyandırır.

 

Tanzimat Edebiyatı ile birlikte “nesir” önemli bir plana yükseldi. Divan Edebiyatı devrinde,   “nesir”  ikinci planda idi. Tanzimatla birlikte yeni fikirlerin yayılması ve özellikle gazeteciliğin gelişmesi; makale, tiyatro sonra roman gibi edebi türlerin gelişme göstermesi  “nesri”  ister istemez birinci plana yükseltti. Ayrıca okullara fizik, kimya, jeoloji gibi derslerin girmesi ile bu ilim dallarının terim meselesi ortaya çıktı. Mesela, Fransızca olan tıp terimleri Türkçeye çevrildi.

Tanzimatçılar dil üzerinde de durdular: Cevdet Paşa ilk Kavaid-i Osmaniye (Dilbilgisi)  kitabını yazdı. Cevdet Paşa bu kitabında: “Her dil başka dillerden kelime alabilir. Ancak kural almamalıdır.”  tezini savunur.

Namık Kemal, 1866 tarihinde “Türkçe’nin ıslahı üzerine yazdığı bir makalede,  “konuşulan dil ile yazılan dilin ayrıcalığından”  şikâyet eder.

Ahmet Mithat Efendi ise Arapça ve Farsça çoğulların kullanılmamasını, onun yerine Türkçe çoğul edatının kullanılması fikrini ileri sürer. Ayrıca yabancı kurala göre yapılan terkiplerin Türkçe tamlamalar haline sokulmasını ister. (1871).

Dil, Divan Edebiyatı dilinden tamamıyla uzaklaşmış ve orta tabakanın günlük konuşmasına çok yakın olan bir özellik kazanmıştır.

Tanzimat nesrine hatta daha cesur bir deyişle Türk nesrine gerçek yenilik getiren Şinasi’den söz etmeden edemeyiz:

Şinasi (1826–1874) aşırı derecede Batı hayranıdır. Esasen Tanzimat Edebiyatı’nın ileri gelenleri Fransız edebiyatı etkisinde fazlaca kalmışlardır. Bakınız: [Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri-Cevdet Perin, 1946]. Şinasi, Türk toplumunun bilincini geliştirmek amacını biricik gaye edinmişti. Onu bu yönden etkilemek için gazeteciliği araç olarak kullanmayı uygun buldu. Bunun için:

1. Divan Edebiyatının kalıntısı olan uzun cümleyi bağ yerlerinden ayırdı,

2. Süslerini attı, onların bir anlam taşımasını sağladı

 

Bu konuda Küçük Sait Paşa (1838–1914) bakın ne diyor:

… Kimileri sanırlar ki yeni çığıra ilke olan tümleçli cümleleri Şinasi getirdi. Oysa 19. yüzyılın başlarında tarih eserleriyle devlet dilinde cümleler kesikti; böyle yazı yazmak 1829’larda başlamıştı; sonradan bu çığır, eskiye düşkün olanlarca tutulmadı. Geriye doğru bağlamalı cümleye dönüldü. İşte bu sırada Şinasi yetişerek yeniden kesik cümleyi getirdi. Şu var ki onun bir kurucu olmayıp belli bir düzeni yeniden sağlamış olması, hiç de onun değerini küçültmez; Şinasi, o günün Türkçesindeki bezdirici bağları, artık nesneleri kaldırmış, dilimizin Batı edebiyatı, Batı düşüncesiyle anlaşmasına bir anahtar olmuştur. Bunlar dilin arınması ve gelişmesinde büyük emektir. Türklük yaşadıkça yazarlarımız onun bu yaptıklarını asla unutmayacaktır.

Süleyman Nazif’in dediği gibi: “Bizde pürüzsüz, temiz, o vakte kadar görülmemiş bir nesir, Şinasi’yle başlar.” Tanzimat nesrinde Şinasi kokusu vardır.

 

 

Örnekler:

 -I-

İSTANBUL SOKAKLARININ TENVİR ve TATHİRİ (temizleme)

Sokaklar evvelki haline nispetle kesb-i intizam etmektedir: (intizam kazanmaktadır) iktiza eder ki (gerekir ki) tanzifi (temizleme) maddesi dahi suretyab-ı (şekillenen, meydana çıkan) devam etsin. Buna en ziyade mani ise köpeklerin vücududur ki azalması memnuniyetle temenni olundukça çoğalması kerahetle (iğrenerek, istenmeyerek, tiksinme ile) görünmektedir.

Gelelim bunların şimdiki halde olan menfaat ve mazarratlarının (zararlar) muvazenesine: Faideleri olsa olsa sokaklara atılan bazı muzahrafatı (kokuşmuş öteberi) ortadan kaldırmak ve gece vakti gezinenlerin güya fasitlerine (bozan, bozucu) havlayıp saldırmaktan ibarettir.

Muzahrafatı sokaklara atmak zaten umur-u zaruriyeden (zaruri işlerden) olmayıp belki bırakılmış olanlarını kaldırmak lâzımeden (gerekli şey) iken, tutalım ki bu hususça zahirde bir faidesi görülmüş olsun; ya bunların ölüsünden dirisinden hâsıl olan (meydana gelen) ortadan kaldırdıklarına mukabil ve belki daha ziyade değil midir? Ve defedilmek lazım gelmez mi? Gelirse bu hizmete taraftarlarından başka kim layık olur?

Havlayıp saldırmak bahsine gelince: Geceleyin gezenlerin içinde binde bir ancak fasit olabileceğinden, bir fasit için nice bin ehl-i ırz insan (namuslu insan) o makule (çeşit, soy) hayvanı gayriaklîn (akılsız) şerir (kötü, hayırsız, fesatçı) muhatarasında (tehlike) kalmak reva mıdır?

Hâlbuki fasitlerin ekseri hakk-ı sükût (susma payı) olarak bunlara bir ekmek parçası atmakla ağızlarını kapadıkları müspet ve mütevatirdir (vaki olduğu anlatılan).

Hasılı kelam (sözün kısası), daimi suretle zabıta-i belediye hükmünü icra etmekte iken köpeklerin gece nigehbanlığında (gözcülüğünde) bulunmalarına ehemmiyet verenler varsa vay onların haline ki uyku vaktinde haricen emniyetini muhafaza için köpeklerden istimdada (yardım isteme)  mecbur olmak itikadında bulunanlar!..

Mazarratları bahsine gelince; başlıcalarını tadat (sayma) ile iktifa ederiz (yeter buluruz): Adetleridir ki mahallelerde gündüzleri hayvanca bir sebepten dolayı iki köpek düelloya çıkarlar ve bazı kere mesela bir kemik parçasını paylaşamamaktan çıkan münazaa (çekişme, kavga) bir iki fırka (grup) beyninde (arasında) sınır kavgasına netice vererek, nihayet hangileri dişinde kuvvete malikse kahr-ı hasım (düşmanı ezen) ile savaş meydanı olan sokaklarda tafrakünen (üstünlük taslayarak) dünbale cünban (kuyruksallayan) olurlar. Esna-yı münazaalarında (çekişme sırasında) gelip geçen halkın kimisi yolundan kalıp, kimisi tavassut (aracılık) işin dalıp vakit zayi ettikleri her zaman meşhuttur (gözle görülen).

Bunların saldırmağa alışmış azgınları vardır ki şerlerinden etfal (çocuklar) yollarından saparak uzak yerlerden dolaşmaya mecbur olurlar. Sokak ortalarında yatmaya melüf (alışmış) olduklarından kazaen üzerlerine basılınca ısırdıkları vardır. Binaenaleyh (bundan ötürü, bunun üzerine, bundan dolayı) yolda giderken bunlara dokunmamaya, insana çarpmaktan ziyade dikkat olunmak mecburiyetinde bulunulur; zira insana itizar (özür dileme) kabul ettirmek ihtimal, bunlara ise muhaldir.

Aç kalanları müdahinler (yüze gülen) gibi, tabasbus (yaltaklanma) ile bir şey koparamayınca, gâsıplar (zorla elden alan) gibi, bayağı insanın elinden yiyecek kaptıkları vakidir ki bekçilikten ziyade hırsızlıkta maharetlerine delalet eder.

Geceleri ise taraf taraf havlayıp uludukça hanelerde hastaları değil, sağlam olanları bile keyifsiz gibi mustarip ederler.

Mazarratlarının en muharatalısı (tehlikelisi) kudurmaktır ki her ne kadar sair bazı memalike (memleketler) nispetle burada nadirü’l-vuku (pek seyrek olan) ise de bir kuduz köpeğin yüzünden bir merd-i kâmilin (olgun bir insanın) göz göre bin mihnetle telef olduğu mesbuk-ul-emsaldir (misalleri geçmiş).

Hıfz-ı sıhhat-i umumiye mülahazasıyla debbağ (dabak, derici) ve emsali esnaftan bulunan bir takım insan, sanatlarını şehrin kenar veyahut haricinde icraya mecbur tutulmuş iken, dâhilinde köpeklerin kalması neden tecviz (yapılmasına razı olma) olunsun?

Evailde, (evvelleri, vaktiyle) yani Nasuh Paşa’nın sadareti ki 1611’den 1614 senesine kadardır. Zamanında İstanbul’dan köpeklerin kaldırılmasına kalkışılmış iken, gayretkeşlerinin (bir tarafı tutan, taraflı) teşe’ümiyle (uğursuzluk sezinlemek) işi hali hali üzere (şimdiki gibi) kalmıştır.

Şimdi ise efkârı umumiye (kamuoyu) köpeklerin vücudunda meymenet (uğur) aramayacak kadar terakki etmiştir.

ŞİNASİ, [Tasvir-i Efkâr, 1862]

 

II. VATAN

 

Bebekler beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler maişetgahını (geçinme yeri, yiyip içme yeri), ihtiyarlar feragat (vazgeçmek, elini dünyadan çekmek) köşesini, evlat validesini, peder ailesini ne türlü hissiyat (duygular) ile severse insan da vatanını o türlü hissiyat ile sever.

Bu hissiyat ise, sırf sebepsiz bir meyl-i tabiiden (tabiattan, bünyeden gelme bir meyil) ibaret değildir. İnsan vatanını sever; çünkü Allah vergilerinin en azizi (şerefli, sevgili) olan hayat, vatanın havasını teneffüsle başlar. İnsan vatanını sever; çünkü vücudun maddesi vatanın bir cüz’üdür (parça, kısım). İnsan vatanını sever; çünkü etrafına baktıkça, her köşesinde geçmiş hayatının hazin bir hatırasını taşlaşmış gibi görür. İnsan vatanını sever; çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfatı vatan sayesinde kaimdir (duran, ayakta duran).İnsan vatanını sever; çünkü sebeb-i vücudu (meydana gelme sebebi) olan ecdadının sakin mezarlığı ve netice-i hayatı (hayatın sonu, neticesi) olacak evladının meydana gelme yeri vatandır. İnsan vatanını sever; çünkü vatan evladı arasında dil birliği, menfaat birliği, alışıklık çokluğu cihetiyle bir kalp yakınlığı ve fikir kardeşliği hâsıl olmuştur. O sayede bir adama dünyaya nispetle vatan, oturduğu şehre nispetle kendi evi hükmünde (makamında) görünür. İnsan vatanını sever; çünkü vatanında mevcut olan hâkimiyetin bir cüz’üne gerçekten sahiptir. İnsan vatanını sever çünkü vatan öyle bir galibin kılıcı veya bir kâtibin kalemiyle çizilen mevhum (hayalde olan, dışarıda varlığı olmayan) hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, tasarruf, hâkimiyet, ecdada hürmet, aileye muhabbet gibi birçok yüksek duyguların birleşmesinden hâsıl olmuş mukaddes bir fikirdir.

Bundan dolayıdır ki insanlık tarihinin hangi sayfasına bakılsa her zamanda, her millette zuhur eden ilmi fikir ve yüksek ahlak sahiplerinin cümlesi vatan muhabbetini dünya işlerinin kâffesine (hep, hepsi) müreccah (üstün) tutmuş ve pek çoğu vatan yoluna feda-yı can etmiş (canını vermiş) görünür.

Bundan dolayıdır ki her dinde, her millette, her terbiyede, her medeniyette vatan sevgisi en büyük faziletlerden, en mukaddes vazifelerde                          

NAMIK KEMAL


[Vatan Makalesi’nden]


 

                                                             

 

 

Yrd. Doç. Dr. Mehrali Calp

 

HECE VEZNİNE AİT ESASLAR

 


1. Hece vezninde, hecelerin ses bakımından zayıf ya da dolgun olmasına bakılmaz. Sadece bunların küme halinde sayısına bakılır.

2. Mısradaki hecelerin toplamına kalıp denir. Kalıp, mısranın ölçüsü demek olduğuna göre 11 heceli bir mısranın kalıbı 11’li, 7 heceli bir mısranın kalıbı 7’li diye söylenmelidir.

3. Hiçbir mısrada hece sayısı 16’yı geçmemelidir. Bugün (23) heceli mısralara seyrekte olsa rastlanmaktadır.

4. Ahengi insiyakî (coordination) zevkini tekrarlamak için her mısra belli noktalardan bölünür. Bunlara durak denir.

Dediler ki ıssız  /  kalan türbende

Vahşi güller açmış  /  görmeğe geldim

O cennet bağının  /  hâkine ben de

Hasretle yüzümü  /  sürmeğe geldim.

6                              5            =11

5. Her bölgü noktasında kelime bitmiş olmalı, duraklar kelime ortasına düşmemelidir. Böyle olmaz da,  kelimenin ortasında ve bitmeden duraklara ayrılacak olursa, bu hece vezninin kurallarına aykırı sayılır:

Kimse bilmez  /  nerdedir a  /  nın başı

Eksik olmaz   /  yalısının   /  savaşı

 

6. Durakları her mısrada değişen manzumeler vardır. Bu tip manzumelerin vezni duraksız sayılır:

İçimi titreten bir sestir her gün

Saat her çalışında tekrar eder:

“Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?

“Elin boş mu gireceksin geceye?

“Bir düşün… Yarıyı geçti ömrün.

“Gençlik böyledir işte, gelir gider,

“Ve kırılır sonra kolun kanadın,

“Koşarım pencereden pencereye!”

Cahit Sıtkı Tarancı

 

7. Genel olarak manzumelerin durak yerleri bugüne dek dört türlü buluna gelmiştir:

 

a)     Mısralar, baş taraftan dörder heceye ayrılır. Son bölümdeki heceler dörtten aşağıda

kalabilir:

 

Gözlerinin   /   yeşil rengi    /   deniz gibi   /   derindir

4                      4                      4                   3     =15

 

Bakışların   /   gülüp kaçan   /   deniz gibi   /   serindir

4                      4                        4                 3     =15

 

b)    Mısralar ortadan bölünür [Çift heceli kalıplar ise]:

 

Yâr yüreğim yâr   /   gör ki neler var

Bu halk içinde    /   bize güler var

5                            5               =10

 

Bir bahçe   /   yolunda

Kuyunun   /   solunda

Küçücük   /   çocuklar

Toprağı    /    oyuklar

3                   3   =6

 

 

 

 

c)     Mısralardaki heceler çift heceli kalıplar ise üç ya da dört eşit parçaya ayrılır:

 

Düşmanların   /   bizden almak   /   istediği

Topraklara   /   yâd ayakları   /   basmayacak.

4                       4                         4          = 12

 

Çıktım bugün   /   güzellerin   /   gözlerinde   /   seyahate,

Bu seyahat   /   bilmem nasıl   /   erecektir   /   nihayete.

4                       4                       4                   4         = 16

 

ç) Mısralardaki hece sayısı eşit olmadığı takdirde, baştaki bölüm sondaki bölümden bir fazla heceli kalmak suretiyle durak noktası saptanabilir:

 

 

 

 

 

Çemberimi   /   yel aldı

Etrafımı   /   sel aldı

Gözüm bakıp   /   dururken

Yârimi ah   /   el aldı

4                  3             = 7

 

 

Bir devdi O,   /   sanmayınız   /   cücedir,

Mağrur başı   /   Altay’lardan   /   yücedir,

“Osman Batur”   /   dilimizde   /   hecedir:

Akşam, sabah  /   gece, gündüz   /   her zaman!...

4                         4                       3            = 11

 

Cemal Oğuz Öcal

Bir akşamdı evimizde   /   ecel kanat germişti

Anneni bir cellât gibi   /   vurup yere sermişti

Ölüm ile pençeleşen   /   bir hayatın güneşi

Sekiz yıldan sonra dinmiş   /   nihayete ermişti.

8                                     7              = 15

                                                                                       Rıza Tevfik


 

Hece ölçüsünde bazen yukarıdaki manzumede olduğu gibi durakların büyük bölümleri içinde haberimiz olmadan küçük duraklar meydana gelir ki, bu hal, ahengi arttırma bakımından önemli biz özellik taşır. Kıtayı, bu bakımdan çözümlemeye tabi tutalım:

 

-1-

 

 

Bir akşamdı   /   evimizde

4                    4        =    8

 

Ecel kanat   /   germişti

4                  3          =     7

_________

15

 

 

 

 

 

-2-

 

 

Anneni bir   /   cellat gibi

4                     4          =     8

Vurup yere   /   sermişti

4                      3         =      7

_________

15

 

-3-

 

 

Ölüm ile   /   pençeleşen

4                  4             =     8

 

bir hayatın   /   güneşi         =     7

________

15

 

 

Sekiz yıldan   /   sonra dinmiş

4                          4         =    8

 

nihayete   /   ermişti

4                3                   =    7

__________

15

 

 

8. Türk edebiyatında en çok 7, 8, 11, 14 heceli kalıplar kullanılmıştır.

 

Mehrali CALP

Büyük Harflerin Kullanım Alanları Çalışma Kağıdı